8 aylık hamile karım, siz onun tüm pisliğini temizlerken burada pizza yiyip kahkaha atıyorsunuz, öyle mi? Saat tam 22:45’ti. Mete, İstanbul’un dışındaki bir sanayi bölgesinde bulunan bir konut sitesindeki evinin kapısından içeri girdi. Sırtı paramparça gibiydi, ayakları şişmişti. Bir fabrikada 14 saatlik cehennem gibi bir vardiya geçirmişti; makinelerle, ustabaşılarla, bitmeyen baskıyla uğraşmıştı. 28 yaşında olmasına rağmen sanki tüm hayatın yükünü taşıyordu. Tek isteği karısı Elif’i görmek, karnına dokunmak ve bebeğinin hareketlerini hissetmekti. Ama gördüğü manzara kanını kaynattı. Oturma odasında televizyon son ses açıktı, bir yarışma programı oynuyordu. Orta sehpa adeta bir çöplüğü andırıyordu: 3 adet yağlı pizza kutusu, yarım bırakılmış 5 plastik bardak, dağınık peçeteler ve halıya atılmış boş bir gazlı içecek şişesi… En büyük iki koltukta sanki evin sahibiymiş gibi oturanlar annesi Fatma ve üç kız kardeşiydi. Fatma sıcak bir battaniyeye sarılmıştı. Aylin (22) elinden telefonu düşürmüyordu. Zeynep (20) sosyal medyada video çekip kahkahalar atıyor, 18 yaşındaki Elif ise “bana neden tatlı alınmadı” diye söyleniyordu. Bu evdeki her şey Mete’nin maaşıyla dönüyordu. Kira, faturalar, market, annesinin ilaçları, kardeşlerinin okul masrafları ve sürekli “acil” diye açılan kredi kartları… hepsi onun sırtındaydı. Mete çantasını sertçe yere bıraktı. —Elif nerede? diye sordu, sesi gergindi. Aylin başını bile kaldırmadı. —Mutfakta. Bulaşıkları bitirmeye çalışıyor hâlâ. Zeynep alaycı bir kahkaha attı. —Biraz iş yapıyor işte. Buradaki kadınlar boş oturmaz, değil mi? Fatma derin bir iç çekti, sanki haklıymış gibi konuştu. —Oğlum, hamilelik hastalık değil. Ben seninle hamileyken her işi yapardım. Şimdi gençler hemen naz yapıyor. Mete tek kelime etmeden mutfağa yürüdü. İçinde bir şeyler kırılıyordu. Elif mutfakta çıplak ayakla ayakta duruyordu. Karnı iyice büyümüş, neredeyse tezgâha dayanamaz hale gelmişti. Bir eliyle belini tutuyor, diğer eliyle yağlı bir tencereyi temizlemeye çalışıyordu. Yüzü bembeyazdı, gözleri ağlamaktan kızarmıştı, nefesi düzensizdi. Üstü başı su ve sabun içindeydi. Mete’yi görünce irkildi, zoraki bir gülümseme yaptı. —Aşkım… geldin mi? Beş dakikaya yemeğini hazırlarım, söz. Sesi titriyordu. Mete yavaşça yaklaştı, musluğu kapattı ve süngeri elinden aldı. —Bitti Elif. Bırak artık. Elif geri çekildi, korkuyla. —Lütfen şimdi sinirlenme… ben yaparım, sorun değil. —Titriyorsun. Sana bunu kim yapıyor? Elif başını eğdi, gözünden bir yaş düştü. —Üç aydır… annen beni kabul etsin diye uğraşıyorum. Sürekli “Mete çalışıyor, sen evde rahat yaşıyorsun” diyorlar… Mete’nin içinde öfke büyüdü. Tam o anda Elif karnını tuttu ve acı bir çığlık attı, iki büklüm oldu. Mete onu kucağına alıp hızla yatak odasına götürdü. Doktorunu aradı. Cevap netti: “Bu düzeyde stres, 8 aylık gebelikte erken doğuma ya da daha kötü sonuçlara yol açabilir.” Mete yumruklarını sıktı ve aşağı indi. Kadınlar hâlâ salonda kahkahalar atıyordu. Bir anda televizyonun kablosunu sertçe çekti, ekran söndü. Ev bir anda ölüm sessizliğine büründü. —Ne yapıyorsun sen ya! diye bağırdı Zeynep. Mete hepsine donmuş, buz gibi bir bakış attı. —Karıma ne yaptığınızı şimdi tek tek anlatacaksınız. Ve o evde kimse, birkaç dakika içinde ortaya çıkacak gerçeğin ne kadar yıkıcı olacağını bilmiyordu…