9 YAŞINDAKİ KIZIM EVİMİZDEN BENİ ARAYIP FISILDADI

Gönderenin adını gördüğümde nefesim kesildi. Ekranda “Rasim Amca” yazıyordu. Rasim, eşim Neslihan’ın öz amcasıydı. Ailede herkesin saygı duyduğu, düğünümüzde nikâh şahidimiz olan, çocuklarımız doğduğunda hastaneye ilk koşan adamlardan biriydi. Mesajı açtım. “Neslihan hâlâ orada mı? Bu işi bugün bitirmezsen Cenk her şeyi öğrenecek.” Bir an ekrana öylece baktım. Bora omzumda ağlamayı bırakmıştı ama kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu. Eylülce yüzüme baktı. “Baba, kötü bir şey mi oldu?” Telefonu hemen ters çevirdim. “Senin düşünmen gereken hiçbir şey yok kızım.” Ama aslında benim düşünmem gereken çok fazla şey vardı. Neslihan çocuklarımızı saatlerdir yalnız bırakmıştı. Bunu önceden planlamıştı. Üstelik ailesinden biri de işin içindeydi. Eylülce’yi odasına götürüp dinlenmesini söyledim. Bora’nın altını değiştirdim, biraz mama verdim. Bütün bunları yaparken aklım hâlâ çekmeceden çıkan telefondaydı. Normalde bir başkasının mesajlarını kurcalayan biri değildim. Ama artık mesele evliliğimiz değildi. Mesele çocuklarımdı. Telefonun kilidi yoktu. Mesajları açtım. İlk birkaç konuşmayı okuduğum anda sandalyeye oturmak zorunda kaldım. Neslihan aylardır bana yalan söylüyordu. “Arkadaşlarımla kahve içeceğim” dediği günlerin çoğunda Rasim’le buluşuyordu. Ama mesele bir ilişki değildi. Gerçek çok daha tuhaftı. Rasim, yıllar önce Neslihan’ın babasından kalan bir arsayı gizlice sattırmaya çalışıyordu. Tapu hisselerinden biri Neslihan’ın üzerindeydi ve benim bundan haberim yoktu. Yazışmalara göre arsanın değeri ciddi miktardaydı. Neslihan payını satıp parasını ayrı bir hesaba geçirecek, sonra da bana hiçbir şey söylemeden çocukları alarak başka bir şehre taşınacaktı. Boğazım düğümlendi. Son konuşmalar daha da kötüydü. Rasim şöyle yazmıştı: “Bugün imza atılmazsa alıcı vazgeçiyor. Çocukları bahane edip gelmemezlik yapma.” Neslihan cevap vermişti: “Bora’yı ne yapacağım?” Rasim: “Eylülce dokuz yaşında. Birkaç saat idare eder.” Telefonu elimden bırakmak zorunda kaldım. O cümleyi tekrar tekrar okudum. “Biraz idare eder.” Sanki kızım çocuk değilmiş gibi. Sanki sekiz aylık bir bebeğin bütün sorumluluğu dokuz yaşındaki bir çocuğa bırakılabilirmiş gibi. Tam o sırada dış kapının kilidi döndü. Neslihan geldi. Koridorda ayakkabılarını çıkarırken seslendi: “Cenk?” Salona girdiğinde beni gördü. Sonra elimdeki telefonu. Yüzündeki bütün renk çekildi. “Onu nereden buldun?” “Eylülce gösterdi.” Sessizlik oldu. “Çocukları neden yalnız bıraktın?” Neslihan hemen savunmaya geçti. “Sadece kısa sürecekti.” “Eylülce beni öğleden sonra aradı.” “İş uzadı.” “Dokuz yaşındaki kızımız, sekiz aylık kardeşini saatlerce taşımaktan kollarını hissetmediğini söyledi.” Neslihan gözlerini kaçırdı. “Ben böyle olacağını bilmiyordum.” Telefonu masaya bıraktım. “Peki Rasim biliyor muydu?” Başını kaldırdı. O an her şeyi anladığını gördüm. Mesajları okumuştum. Saklayacak hiçbir şeyi kalmamıştı. Neslihan koltuğa çöktü. “Ben gitmeyecektim,” dedi. “Mesajlarda başka türlü görünüyor.” “Aylardır beni sıkıştırıyor.” “Peki neden bana anlatmadın?” Gözleri doldu. “Çünkü arsayı satıp kendime ait bir para oluşturmak istiyordum.” “Benden kaçmak için mi?” Uzun süre cevap vermedi. Sonunda başını salladı. Bu cevap canımı yaktı..