Aile Yemeğinde Onur Mücadelesi

“Çocukların eve gidince yerler,” dedi babam, sanki kızlarıma büyük bir lütuf yapıyormuş gibi masaya iki kokteyl peçetesi fırlatarak.

En küçüğüm Lale altı yaşındaydı. Önce peçetelere, sonra kız kardeşimin tarafındaki sarımsaklı ekmek sepetine baktı ve sessizce başını öne eğdi. Dokuz yaşındaki ablası Elif ise aşağılanmanın ne demek olduğunu çoktan anlamaya başlamıştı; iki elini dizlerinin üzerinde birleştirmiş, yanımda dimdik oturuyordu.

Tam karşımızda kız kardeşim Reyhan, iki beyaz paket servis kutusunu oğullarına doğru itiyordu. Garson, onların yemeklerinden kalanları yeni paketlemişti; kremalı makarnalar, ızgara tavuklar, ekmekler, her şey tamdı. Kocasının dirseğinin yanındaki ayrıntılı adisyona bakılırsa, yaklaşık 2.500 liralık yemek vardı masada. Onun oğulları hâlâ tatlılarını bitirmeye çalışırken, benim kızlarım sadece bir salatayı ve bir tabak patates kızartmasını paylaşmışlardı; çünkü maaş gününe kadar bütçemi aşmamaya sessizce karar vermiştim.

Reyhan başını bile kaldırmadı. “Dürüst olmak gerekirse Selin, gelmeden önce onları doyurmalıydın. Çocuklar açken çok huysuz oluyor.”

Kocası Mert, buzlu çayını yudumlarken güldü. “Bir dahaki sefere önce karınlarını doyur da gel.”

Su bardağımı kaldırdım ve yavaşça bir yudum aldım. “Anlaşıldı,” dedim.

Hepsi bu kadardı. Daha fazlası yok. Masadaki hiç kimse bu cevabın içindeki kırılma sesini duymadı ama ben duydum.

İstanbul dışındaki bir İtalyan restoranındaydık; babamın, yemekten ziyade bir dinleyici kitlesine ihtiyaç duyduğu her an “aile yemeği” organize etmeyi sevdiği o mekanda. İki yıl önceki boşanmamdan beri bu yemekler, sessiz bir kıyaslama ayinine dönüşmüştü. Reyhan başarılı olandı; büyük evi, diş hekimi kocası ve babamın “geleceğin adamları” dediği gürültücü iki oğluyla… Bense, eski kocam birikim hesabımızı boşaltıp sevgilisiyle Antalya’ya kaçtıktan sonra baba evine dönen kızdım.

Bir fizik tedavi merkezinde tam zamanlı çalışıyor, kiramı zamanında ödüyor, her sabah kızlarımın saçlarını örüyordum ama yine de ailede “işlerin nasıl ters gidebileceğinin” canlı örneği olarak görülüyordum.

Babam Rüstem Bey, zorluğun sadece başkalarının başına geldiğinde saygıdeğer olduğuna inanırdı.

Şule halam, bir ekmeği kızlarıma doğru iterek zayıf bir sesle, “Eğer çok açlarsa benimkini alabilirler,” dedi.

Babam burnundan soludu. “Allah aşkına, yetim değiller ya!”

Kimse itiraz etmedi. Ne Reyhan, ne Mert, ne de sürekli telefonuna bakan erkek kardeşim Nihat. Fiziksel olarak masada durup duygusal olarak yok olma sanatında ustalaşmış olan annem bile sesini çıkarmadı.

Lale fısıldadı: “Ben iyiyim anneciğim.”

Bu beni neredeyse mahvetti. Çocuklar, ebeveynlerinin yetişkinlerle dolu bir masada ayakta kalmasına asla yardım etmek zorunda kalmamalıydı.

Garson, elinde ödeme cihazı ve mahcup bir gülümsemeyle geri döndü; bu, gerginliği sezen ve buna bulaşmak istemeyen hizmet sektöründeki insanların takındığı o yüz ifadesiydi. Babam deri hesap cüzdanına uzandı.

“Reyhan’ın tarafını ben hallediyorum,” diye ilan etti. “Nihat, sen ve Tara kendi hesabınızı ödersiniz. Selin…” Bana, sonra kızlarıma, sonra tekrar hesaba baktı. “Sizin zaten sadece ufak tefek şeyleriniz vardı.”

İşte yine oradaydı: Değerimin herkesin önünde hesaplanması.

İçimde bir şeyler sustu. Sandalyemi geri ittim, ayaklar fayans üzerinde gıcırdayarak sustu ve o uzun masadaki tüm sohbetler bıçak gibi kesildi. Garson şaşkınlıkla gözlerini kırptı. Babam kaşlarını çattı. Reyhan nihayet başını kaldırdı.

Garsona gülümsedim ve “Lütfen kızlarımın yediklerini bu hesaptan ayırın,” dedim.

Babam kahkaha attı. “Onların yemeklerini mi? Bir şey yemediler ki.”

Ona döndüm. “Haklısın,” dedim. “İşte tam da bu yüzden, bizim için bu iş burada bitti.”