Annenin Kayıp Kızını Arama

2. Bölüm Evin arkasındaki ara sokaktan geri döndüm; yağmur, sabırsız parmaklar gibi arabanın kaputuna vuruyordu. Garaj mutfaktan ayrı duruyordu, yan kapısı rutubetten şişmişti. Orada yeni ve parlayan bir asma kilit asılıydı. İçeriden betonun üzerinde sürtünen bir şeyin sesi geldi. Sonra kızımın sesini duydum. “Lütfen…” Vücudum sanki ortadan ikiye ayrılacaktı. Kendimi kapıya atmak, adını haykırmak, tahtaları tırnaklarımla sökmek istedim. Ama panik gürültülüdür ve gürültü evlatların ölmesine sebep olur. Bu yüzden nefes aldım. Bir. İki. Üç. Kilidin fotoğrafını çektim. Arka pencereleri. Mert’in kamyonetini. Pelin’in arabasını. Dışarıdan yemek kutuları, eczane torbaları ve tapu dairesinden Elif’e gönderilmiş yırtık bir zarfla dolup taşan çöp kutularını. Onu gördüğümde ellerim titremeyi bıraktı. Mülkiyet Devri Onayı. Elif’in mirası. Rahmetli eşim ona, Mert’in hayatı boyunca kazandığından çok daha değerli olan göl kenarındaki araziyi bırakmıştı. Elif orayı satmayı reddetmişti. Mert, geçen kurban bayramında bu yüzden kıyameti koparmış, bembeyaz olmuş parmaklarıyla eti keserken ona “bencil” demişti. Şimdi ise herkese onun seyahatte olduğunu söylüyordu. Şimdi Pelin onun kıyafetlerini giyiyordu. Önce Başkomiser Demir’i aradım. 112’yi değil. “Canan Hanım?” dedi uykulu bir sesle. “Umarım önemli bir şeydir.” “Önemli. Hürriyeti tahdit şüphesi var. Mal varlığına zorla el koyma girişimi olabilir. Mağdur benim kızım.” Sesi anında ciddileşti. “Neredesin?” Adresi verdim ve ekledim: “Sessiz gelin. Yaklaşana kadar siren açmayın.” “İçeride misin?” “Hayır.” “Uzak dur.” “Aptal değilim Demir.” Bir duraksama oldu. “Sorun hiçbir zaman bu olmadı zaten.” Telefonu kapattım ve bagajımı açtım. Mert yıllarca eski arabamla dalga geçmişti. Ona “emekli tabutu” derdi. Bagajdaki acil durum çantasında bir cıvata kesici, delil torbaları, bir fener ve aile içi şiddet vakalarında danışmanlık yaparken kullandığım küçük vücut kamerasının olduğunu asla bilmiyordu. Kamerayı eşarbımın altına iğneledim. Sonra tekrar ön kapıya yürüyüp vurdum. Mert kapıyı gözlerinde öldürme arzusuyla açtı. “Laf anlamıyorsun sen.” “Hayır,” dedim yumuşak bir sesle. “Ben toplarım.” Kaşlarını çattı. “Ne?” “Detayları.” Pelin elinde şarap kadehiyle arkasında belirdi. “Allahım, şu kadının haline bak, acınası.” Mert bahçeye çıktı. “Elif her şeyi imzaladı. Anlıyor musun? Seninle işi bitti. Bu aileyle işi bitti. Senin bir önemin varmış gibi davranmaktan bıktı artık.” Yüzümün tam kararında çökmesine izin verdim. “Neyi imzaladı?” Gülümsemesi geri döndü. Kederin beni aptallaştırdığını sanıyordu. “Göl evini,” dedi. “Vekaletnameyi. Tıbbi muvafakatnameyi. Hepsi yasal.” Kalbim buz kesti. Tıbbi muvafakatname. Garajdan ağır bir gümleme sesi yankılandı. Pelin irkildi. Mert kolumu tuttu. “Git artık.” Paltomu kavrayan parmaklarına baktım. “Elini üzerimden çek.” Güldü. “Yoksa ne olur?” Cevap vermeden önce yüzüne mavi ve kırmızı ışıklar vurdu. Başkomiser Demir’in sesi yağmuru delip geçti. “Yoksa kilitli garajın hesabını verirsin.” Mert’in eli düştü. İlk defa o kibirli maskesi çatladı. Ve ben gülümsedim. Sadece hafifçe.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.