BABAM BENİ AKŞAM YEMEĞİNE DAVET ETTİ
“Üç gün sonra bir otobüse bindiğini öğrendik.” “Nereye gitti?” “İzmir’e.” “Peki sonra?” Babam gözlerini kapattı. “Bir daha geri dönmedi.” “Öldü mü?” “Hayır.” Kalbim yeniden hızlandı. “Yani hayatta mı?” Vedat bu kez söze girdi. “En azından yıllarca hayattaydı.” Babam masadaki kahverengi zarfı tekrar önüme itti. “İçindekilerin tamamına bak.”Zarfın içinden ikinci bir belge çıkardım. Bir mektup. Tarih altı yıl öncesine aitti. Mektubun üzerinde benim adım yazıyordu. El yazısı fotoğrafın arkasındaki yazıyla aynıydı. Annemin yazısı. Ellerim titreyerek okumaya başladım. “Melis, bu mektup sana ulaşıyorsa artık senden saklanamayacak kadar çok şey birikmiş demektir.” Gözlerim doldu. Annem, yıllarca beni uzaktan takip ettiğini yazmıştı. Okula başladığım günü biliyordu. Üniversiteyi kazandığım günü biliyordu. Hatta mezuniyet törenimde ne renk elbise giydiğimi bile yazmıştı. Bir anda babama baktım. “Beni izliyormuş.” “Evet.” “Sen biliyor muydun?” Babam başını salladı. “Birkaç kez benimle iletişime geçti.” Ayağa fırladım. “Ve bana söylemedin!” Restorandaki birkaç kişi bize döndü. Umurumda değildi. “Annem yaşıyordu. Ben onu yıllarca mezarlıklarda hayal ettim. Sen bunu biliyordun!” Babamın gözlerinden ilk kez yaş aktığını gördüm. “Çünkü her seferinde sana yaklaşmak isteyip son anda vazgeçiyordu.” “Bu onun kararıydı, benim değil!” “Haklısın.” Babamın bu kadar kolay kabul etmesi öfkemi daha da artırdı. “Bana yalan söyledin.” “Evet.” “Sen benim gerçek babam bile değilsin.” İşte o cümle ağzımdan çıktığı anda babamın yüzü değişti. Sanki birisi göğsüne vurmuş gibi irkildi. Ama bana kızmadı. Sadece başını eğdi. “Biyolojik olarak değilim.” Masadan kalkıp balkonun kapısına yöneldim. Arkamdan kimse gelmedi. Birkaç dakika sonra ayak sesi duydum. Selçuk olduğunu sandım. Babamdı. Yanıma yaklaşmadı. Sadece birkaç metre gerimde durdu. “İstersen bir daha beni görmek zorunda değilsin.” Dönüp ona baktım. “Bunu nasıl söyleyebiliyorsun?” “Çünkü gerçekleri öğrendikten sonra karar verme hakkı senin.” “Peki annem nerede?” Babamın yüzü yeniden karardı. “Üç yıl önce hayatını kaybetti.” Bacaklarımın bağı çözüldü. Demire tutundum. “Ne?” “Kansermiş. Bana son kez hastaneden yazdı.” “Ve yine bana söylemedin.” “O zaman seni görmek istemediğini söyledi.” “Benim ne istediğimi hiç düşündünüz mü?” Babam sustu. O anda öfkemin altında başka bir şey vardı. Yirmi iki yıllık eksiklik. Hiç tanımadığım bir anne. Beni istemeyen biyolojik bir baba. Ve beni büyüten ama gerçeği benden saklayan bir adam. Geri dönüp masaya geldim. Selçuk hâlâ oturuyordu. Karşısına geçtim. “Beni neden hiç aramadın?” Selçuk ağlayarak cevap verdi. “Çünkü yıllar geçtikçe utanmam büyüdü. Sonra da senin hayatında bir baban olduğunu gördüm.” Babamı işaret etti. “Ve benim yapamadığım her şeyi onun yaptığını.” Selçuk cebinden eski bir fotoğraf çıkardı. Ben yaklaşık altı yaşındaydım. Okul kapısında babamın omuzlarına oturmuş gülüyordum. “Bunu yıllarca cüzdanımda taşıdım.” Fotoğrafı almadım. “Fotoğraf taşımak baba olmak değil.” Selçuk başını eğdi. “Haklısın.” O gece Selçuk’a sarılmadım. Onu affetmedim. Ama nefret de etmedim. Çünkü bazı gerçekler öğrendiğiniz anda çözülmüyor. Sadece hayatınızdaki insanların yerlerini yeniden belirliyorsunuz. Restorandan çıkarken babam birkaç adım arkamdan geliyordu. Kapının önünde durdum. O da durdu. “Bana neden annemin öldüğünü söyledin?” “Çünkü çocukken her gece onun ne zaman geleceğini soruyordun.” Gözleri doldu. “Bir gün dayanamadım. Sana öldüğünü söyledim. Sonra söylediğim yalan büyüdü. Her yıl biraz daha büyüdü.” Bir süre yüzüne baktım. Sonra yıllardır hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. Ona sarıldım. Babam birkaç saniye dondu. Ardından kollarını bana sardı. “Gerçeği sakladığın için sana çok kızgınım,” dedim. “Biliyorum.” “Belki uzun süre kızgın olacağım.” “Buna da hakkın var.” Başımı omzundan kaldırdım. “Ama sen benim babamsın.” Adamın yüzü bir anda dağıldı. Yirmi iki yıldır bana bir kez bile “seni seviyorum” demeyen adam çocuk gibi ağlamaya başladı. “Melis…” “Beni dünyaya getirmek başka bir şey. Büyütmek başka.” Babam ellerimden tuttu. Bu kez o eski, soğuk adam yoktu karşımda. Sadece hata yapmış, korkmuş ama yirmi iki yıl boyunca bir çocuğu kendi çocuğu gibi büyütmüş bir adam vardı. Aylar sonra annemin İzmir’deki mezarını ilk kez ziyaret ettim. Yanımda babam vardı. Mezar taşına küçük bir beyaz çiçek bıraktım. Onu affettiğimi söylemedim. Kızmadığımı da söylemedim. Sadece, “Keşke birbirimizi tanısaydık,” dedim. Sonra babamın koluna girdim ve birlikte mezarlıktan çıktık. Çünkü o gün sonunda şunu anlamıştım: Aile, yalnızca kimin kanını taşıdığınızla değil, en zor gününüzde elinizi kimin bırakmadığıyla belirleniyordu. Ve benim babam, bütün kusurlarına rağmen, yirmi iki yıl boyunca elimi hiç bırakmamıştı.