“Çocuğun geleceğini düşünüyorsan eşine karşı çıkma, demiş.” Masaya yumruğumu vuracaktım. Son anda durdum. Çünkü Belkıs bana yardım istemek için dönmüş, ben ise başka bir kadının yanındayken telefonunu susturmuştum. “Bunun dışında neden korkmuş?” diye sordum. Erdem bilgisayarında bir görüntü açtı. Bebek odasıydı. Tibet’in beşiği, pencere, kapı… Görüntünün köşesinde tarih ve saat yazıyordu. “Bu kaydı nereden buldun?” “Belkıs, odadaki bebek kamerasının hesabına iki yabancı cihazdan girildiğini öğrenmiş. Birinin bağlantısı amcanın şirketindeki ağ üzerinden yapılmış.” Boğazım kurudu. Cevdet kamerayı Tibet doğmadan önce hediye etmişti. Kurulumunu da kendi çalışanına yaptırmıştı. Gülce başka bir fotoğraf gösterdi. Apartmanın güvenlik kaydında Cevdet, Belkıs'ın önünü kesmişti. Fotoğrafta ses yoktu ama Belkıs'ın kucağındaki Tibet'i kendine doğru çekişi her şeyi anlatıyordu. İki gün sonra kapıcıya kendisini banka görevlisi olarak tanıtan biri adresimizi sormuştu. Belkıs o gece Tibet'in yatağını kendi odasına taşımış, sabaha kadar da uyumamıştı. Ben ertesi sabah evin dağınıklığından şikâyet etmişim. “Belkıs bunu fark edince kamerayı kapatmış,” dedi Erdem. “Ertesi gün amcan kapıya gelip neden kapattığını sormuş.” Bebeğin odasındaki karanlık köşeleri düşündüm. Belkıs haftalardır geceleri yalnız uyanıyor, Tibet’i besliyor, kapıları kilitliyordu. Ben bunların hiçbirini görmemiştim. Telefonum titredi. Cevdet arıyordu. Açmadım. Bir mesaj düştü: “Erdem’in söylediklerine inanma. Dosyaları alıp hemen bana gel.” Erdem ekrana baktı. “Bundan sonra hiçbir belgeyi tek başına teslim etmeyeceksin.” Aynı anda Leman’dan başka bir mesaj geldi. “Cevdet senin üstüne yıkmaya hazırlanıyor. Konuşmamız gerek.” Altı ay boyunca bana aşk sözcükleri söyleyen kadının amcamın adını yazması, sandalyenin altımdan çekilmesi gibiydi. Leman’yı aradım. “Amcamla ne ilişkin var?” Önce cevap vermedi. Sonra fısıldadı: “Onun şirketine danışmanlık yapıyordum. Seni tanımamı o istedi.” “Yani her şey bir oyun muydu?” “Başlangıçta evet. Sonra işin buraya varacağını bilmiyordum.” “Bebeğimin odasını mı izlediniz?” “Ben kimseyi izlemedim. Ama Cevdet’in o kayıtları istediğini duydum. Elimde bazı yazışmalar var.” Buluşma teklif etti. Erdem tek gitmememi söyledi. Bir kafede, gündüz vakti, avukatım yanımdayken görüştük. Leman’nın makyajı dağılmıştı. Önümüze küçük bir bellek bıraktı. “Cevdet, fonun parasını zarar eden şirketlerine aktardı. Denetim yaklaşınca eksikleri kapatmak için kredi almaya çalıştı. Başvuru reddedilirse sahte belgelerin suçunu sana yükleyecekti.” “Peki benimle neden birlikte oldun?” Başını eğdi. “Beni ona bağlayan borçlarım vardı. Senden bilgi almam için para verdi. Babanın evraklarının hangi kasada olduğunu bile ben sordum.” O anda, aylar önce Leman’ya babamın eski çalışma odasını gösterdiğim geceyi hatırladım. Dolabın anahtarını masada bırakmıştım. “Bunu neden şimdi söylüyorsun?” diye sordum. Leman gözlerime bakamadı. “Cevdet, dosyalar ortaya çıkınca senin Belkıs'ı tehdit ettiğini söylememi istedi. Bana önceden hazırlanmış bir ifade gönderdi. Onu okurken Tibet'in fotoğrafını gördüm. Ben o yalana imza atamadım.” Leman'yı affetmedim. Ancak getirdiği mesajlarda tarih, hesap numarası ve dosya adları vardı. Hepsi denetlenebilecek izlerdi. İlk kez birinin sözüne inanmak yerine kanıtlara bakıyordum. İçimden yükselen tiksinti yalnızca Leman’ya değildi. Güvenimi, sadakat göstermesi gereken insanlara değil, işime gelen yalanlara vermiştim. Erdem belleği teslim aldı. Leman’ya da elindeki bütün kayıtları resmi makamlara sunması gerektiğini söyledi. O akşam Cevdet evime geldi. Kapının önünde, yıllardır ailece bayramlaştığımız adam duruyordu. “Senin için yaptım,” dedi. “Şirketler batarsa hepimiz biteriz.” “Tibet’in payına neden dokundun?” “Çocuk daha neyin sahibi olduğunu bilmiyor!” “Belkıs’ın imzasını kim attı?” Yüzü sertleşti. “Karını kontrol edemiyorsan sonuçlarına katlanırsın.” Kapıyı kapattım. Ardından Erdem’i arayıp konuşmayı anlattım. O gece tüm belgeleri, banka hareketlerini ve yazışmaları avukatların hazırladığı başvuruya ekledik. İlgili kurumlara suç duyurusu yapıldı, şüpheli işlemlerin durdurulması için tedbir istendi. Soruşturma ilerledikçe Cevdet’in şirketler arasında yaptığı aktarımlar ortaya çıktı. Sahte imzaların incelenmesi başladı. Leman da ifadesinde kendi rolünü anlattı. Aylar sonra Cevdet hakkında dava açıldı. Kaybolduğu sanılan varlıkların bir bölümü geri alındı, Tibet’in payı için bağımsız bir yönetim düzenlemesi yapıldı. Ama bunların hiçbiri Belkıs’ı eve döndürmedi. Bir ara ona uzun bir özür mektubu yazdım. İçinde çocukluğumdan, babamı kaybetmenin üzerimde bıraktığı boşluktan ve Cevdet'e neden bu kadar bağımlı olduğumdan söz ediyordum. Erdem'e okuttuğumda bir cümleyi işaret etti: “Böyle davranmamın nedenini anlamanı istiyorum.” “Bunu açıklamak isteyebilirsin,” dedi. “Ama önce onun yaşadıklarını dinlemelisin.” Mektubu göndermedim. Çünkü pişmanlığımı anlatmakla Belkıs'ın acısını hafifletmek aynı şey değildi. Onu ilk kez ayrılığından on bir gün sonra, avukatı Berrin’in ofisinde gördüm. Yüzü yorgundu; buna rağmen dimdik oturuyordu. “Tibet nasıl?” diye sordum. “Daha iyi. Kilo almaya başladı.” “Onu görebilir miyim?” “Görüşme düzenini avukatlarla belirleyeceğiz.” Başımı salladım. “Amcamın yaptıklarını öğrendim. Seni dinlemediğim için…” “Elbette öğrenmeliydin,” diye sözümü kesti. “Ama Ediz, ben yalnızca Cevdet yüzünden gitmedim.” Sesini yükseltmedi. Buna ihtiyacı da yoktu. “Tibet’in ateşi çıktığında tek başımaydım. Doktora gittiğimizde tek başımaydım. Evimizde yabancı birinin bizi izleyebildiğini öğrendiğimde seni aradım. Bana yine abarttığımı söyledin. Bir gün başımıza bir şey gelse seni yanımızda bulamayacağıma inandım.” Söyleyebileceğim hiçbir savunma yoktu. “Beni affetmeni istemeye hakkım yok,” dedim. “Ama Tibet için sorumluluk almak istiyorum. Bunu sözle değil, yaptıklarımla göstereceğim.” Belkıs uzun süre sustu. “Öyleyse önce sınırlarıma saygı duy.” Duydum. Süheyla'yı da arayıp ne zaman torunumu görebileceğimi sormayı bıraktım. Bana ilk gün söylediklerini düşünüyordum: “Oğluna sahip çıktı. İkisi aynı şey değil.” O sözlerin öfkesini haftalarca taşımıştım. Sonunda haklı olduğunu kabul ettim. Süheyla bir gün, “Belkıs'ın kararlarına karışamam ama Tibet'in güvenliğini önemsediğini görmek istiyorum,” dedi. Hayatımda ilk kez, iyi bir baba olduğuma dair övgü beklemeden telefonu kapattım. Boşanmayı çekişmeye çevirmedim. Tibet’in bakımı için gereken masraflara düzenli katkıda bulundum. Görüşme günlerinde zamanında gitmeye çalıştım. Beslenme tedavisini öğrendim. Bir görüşmeye on dakika geç kaldığımda Belkıs haklı olarak kapıyı açmadı. Eskiden öfkelenir, trafik bahanesi bulurdum. O gün arabamda oturup kendi kendime söz verdim: Tibet'in hayatında güven, büyük hediyelerle değil, küçük sözlerin tutulmasıyla kurulacaktı. Sonraki aylarda bütün randevuları takvimime yazdım; hiçbirini unutmadım. Her buluşmada biraz daha sakin olmayı öğrendim. Gece ateşi yükseldiğinde haber aldığımda yardım teklif ettim; Belkıs istemediğinde ısrar etmedim. İlk kez oğlumun ağlamasını susturmayı başardığım gün, kucağımda uyuyakaldı. Üzerinde babamın yıllar önce ördürdüğü küçük battaniye vardı. Babamı düşündüm. Bize para bırakmıştı ama mirasının gerçekten korunması için imzadan daha fazlası gerektiğini anlayamamıştım. Bir yıl sonra, Tibet yürümeye başladığında, parkta bana doğru üç küçük adım attı. Dizlerinin üzerine düşünce güldü. Ben de güldüm; sonra gözlerim doldu. Belkıs birkaç metre ötede onu izliyordu. Artık karım değildi. Yeniden eşim olmasını da beklemiyordum. Ama oğlumuzun hayatında birbirimizi incitmeden bulunmanın yolunu öğreniyorduk. Bir zamanlar boş beşiğe bakıp benden alınanları düşünmüştüm. Oysa asıl kaybettiğim şey, beni seven insanların güveniydi. Tibet elini yeniden uzattı. Bu kez telefonuma bakmadım, başka yere dönmedim. Eğilip o küçücük eli tuttum. Bazı kayıplar geri alınamazdı. Ama bir çocuğun yanında kalmak, her gün yeniden verilen bir karardı. Ve ben hayatımda ilk kez, o kararı gerçekten vermiştim.