Bekar bir anneydim ve her öğleden sonra tuz istemek için bir komşu gelirdi

Benim adım artık Elena değildi. Burada herkes bana Elif diyordu. Kızımın adı da Sofía değil, Zeynep olmuştu. O eski hayatımdan kaçıp Türkiye’ye geldiğimde, yanımda sadece küçük bir valiz, birkaç çocuk kıyafeti ve kırık bir kalp vardı. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski ama sıcak bir apartmanda yeni bir hayat kurmaya çalışıyordum. Zeynep artık dört yaşındaydı. Saçları babasının bıraktığı tek hatırayı taşıyordu; kıvırcık, asi ve her sabah taranmak istemeyen bir özgürlük gibi. Hayatımın ritmi değişmemişti: sabah kreş, sonra iş, sonra eve koşuşturma… Türkiye’de hayat bana daha kolay olmadı. Her şey daha pahalıydı, kiralar, faturalar… Türk Lirası bazen elimde eriyip gidiyordu sanki. Ve sonra… o kadın geldi. Cemile teyze. İlk gün “biraz tuz” dediğinde garipsemiştim ama önemsememiştim. Türkiye’de komşuluk böyleydi, insanlar birbirinden bir şey isterdi. Ama bu… farklıydı. Her gün. Aynı saat. Aynı kapı. “Tuz var mı kızım?” Başta küçük paketler verdim. Sonra büyük paket aldım. Ama tuz sanki bir yerlerde yok olup gidiyordu. Birkaç gün içinde bitiyordu. Evde kullanmıyordum bile. Bir gün kendime sordum: Ben mi deliyorum yoksa burada bir şey mi yanlış? Ve o gün geldi. Zeynep hastaydı. Ateşi vardı. İş yerinde patronum bağırmıştı. Elektrik faturası kapıya dayanmıştı. İçimde biriken her şey taşmak üzereydi. Kapı çaldı. Tık tık tık. Ve ben… patladım. — “Yeter artık! Her gün her gün tuz! Benim kendi derdim var! Siz ne yapıyorsunuz bu tuzla?” Sessizlik. Zeynep arkamda korkuyla bana bakıyordu. Kapının önünde Cemile teyze vardı. Küçük, bükülmüş bedeniyle… ve gözlerinde bir anda bir şey kırıldı. — “Kızım… ben sana yük olmak istemedim…” O an içimde bir şey sarsıldı. Ama öfke konuşmuştu bir kere. Cemile teyze başını eğdi. Sonra çok yavaş bir şekilde konuşmaya başladı: — “Ben aslında… tuzu yemek için almıyorum.” Duraksadı. — “Ben… senin mutfağından gelen kokuyu takip ediyorum.” Kaşlarımı çattım. — “Ne diyorsunuz siz?” Cemile teyze gözlerini kaçırdı. — “Sen her akşam yemek yapıyorsun ya… çocuğunla konuşuyorsun, gülüyorsun… Ben yıllardır o sesi duymuyorum.” Bir adım geri çekildim. Sanki hikâye başka bir yere dönüyordu. — “Benim oğlum vardı,” dedi. Sesindeki titreşim apartmanın duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. — “Onu kaybettim. Sonra eşim gitti. Evde sadece sessizlik kaldı. Günlerce kimse konuşmaz oldu. Buzdolabını açtığımda bile ses çıkmıyordu.” Zeynep sessizce kapının arkasına saklanmıştı. Cemile teyze devam etti: — “Sonra seni duydum. İlk gün kızınla kahkaha attınız. Bir yemek kokusu geldi… sıcak, canlı… O günden sonra her gün geldim.” Bir an durdu. — “Tuz… sadece bahaneydi kızım.” Kalbim sıkıştı. Öfkemin yerini ağır bir utanç aldı. Ama hikâye bitmemişti. Cemile teyze başını kaldırdı. Bu sefer sesi daha kısıktı. — “Ama sana sadece bunu söylemek için gelmedim.” Bir adım yaklaştı. — “Senin evinde bir şey var… ve bunu sana söylemem lazım.” Bir an nefesim kesildi. — “Ne demek istiyorsunuz?” Cemile teyze gözlerini doğrudan bana dikti. Ve o an, apartmanın koridoru sanki daha soğuk oldu. — “Sen taşındığında… bu evde senden önce yaşayan kadın… kayboldu.” Kalbim hızlandı. — “Ne?” — “Polis hiçbir şey bulamadı. Ama ben biliyorum… çünkü o kadın da her gün benimle konuşurdu. Ben onun da kapısına tuz istemeye gitmiştim.” Zeynep arkamda ağlamaya başladı. Ben ise bir adım bile kıpırdayamıyordum. Cemile teyze son cümlesini fısıldadı: — “Ve o gün… mutfaktan gelen ses bir anda kesildi.” Kapının ardındaki sessizlik artık normal değildi. Bir şey… bizi izliyordu.