Çiftliğimin tamamı bir yangında yok olduktan

Onun yerine Emre’ye baktı. Emre küçük bir baş işareti yaptı.
“Burada kalamazsın,” dedi Ayşe, kollarını göğsünde kavuşturarak. “Bu ev çok şık. Komşular ne der?”
“Ne derlermiş?” diye sorabildim.
Emre öne çıktı, kapıyı neredeyse tamamen kapatmış gibiydi.
“Bak Valide,” dedi sahte nezaketle, “burası özel bir site. Evsiz insanlar buralarda dolaşamaz. Kulüpteki arkadaşlarımız, komşular ne der?”
“Ben karının annesiyim,” dedim, sesim titreyerek.
“Sen de çiftliğini kaybetmiş bir köylüsün,” diye sözümü kesti. “Halılarım mahvolur. Evsizlere yer yok bende.”
Sözler, yumruk gibi içime oturdu.
Ayşe’ye döndüm, yalvarır gibi.
Hiçbir şey demedi.
“Lütfen,” diye fısıldadım, yağmur ve gözyaşlarım yanaklarımda karışırken. “Sadece bir yatak. Azıcık bir süre.”
“Barınağa git,” dedi Emre, artık sıkılmış gibi. “Ya da devletin fakirlere verdiği programlardan birine başvur.”
“Fakirler gibi mi?” dedim.
“Evet,” dedi. “Başarısızlar gibi.”
Kapıyı yüzüme kapattı.
Bir süre öylece durdum, beyaz kapıya bakarak. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu, kıyafetlerimden içeri akıyor, sırtımdan aşağı süzülüyordu. Ellerim titriyor, dişlerim birbirine çarpıyordu. Ama hiçbiri, kızımın o kapıyı kapatıp hiçbir şey yapmaması kadar acıtmıyordu.
Yavaşça kaldırıma yürüdüm. Kusursuz çimler, kusursuz havuz, kızımın kusursuz hayatı… Gözyaşlarımdan bulanık görünüyordu. Üşüyordum. Yorgundum. Aşağılanmıştım.
Evim yoktu. Param yoktu. Planım yoktu.
O anda kartı hatırladım.
Yıllardır cüzdanımda taşıdığım kart. O kadar katlanmıştı ki yazılar silinmeye başlamıştı. Titreyen parmaklarımla çıkarıp düzelttim.
Mehmet Yılmaz
Yılmaz Holding – Yönetim Kurulu Başkanı
Mehmet. Benim Mehmet’im.
Sekiz yaşında, küçük bir bavulla, çamurlu ayakkabılarla, korku dolu gözlerle çiftliğime gelen çocuk. Devletin koruma programından, “birkaç haftalığına” diye gönderilen… O “birkaç hafta” on yıla dönmüştü.
Onu öz oğlum gibi büyüttüm. Hayvanlara bakmayı, çamaşır ayırmayı, okuma-yazmayı, tohum ekip hesap yapmayı öğrettim. Sessiz, ürkek bir çocuktan; aklı traktör motorundan hızlı çalışan bir delikanlıya dönüşmesini izledim.
Ayşe, onun varlığını asla affetmedi.
Kalbim çarparken eski telefonumu çıkardım. Ekranı çatlamış, kılıfı soyulmuştu ama hâlâ çalışıyordu. Parmaklarım numaralarda titriyordu.
Ya hatırlamıyorsa?
Ya numara değiştiyse?
Ya çok meşgulse?
Ya bir kere daha rezil olursam?
Yine de aradım.
Bir kez çaldı… İki kez…
“Alo?”
Sesi daha tok, daha kendinden emindi ama tek kelime yetti.
“Mehmet,” dedim kısık sesle. “Ben… Valide.”
Kısa bir sessizlik oldu. Ama boş değildi; dolu, ağır bir sessizlik.
Sonra nefesinin kesildiğini duydum.
“Anne, Valide…”
“Anne” deyişi içimde bir şeyi kırdı.
“Mehmet, yardıma ihtiyacım var,” dedim. Sesimin ne kadar küçük çıktığını duydum, bundan nefret ettim.
“Sadece şunu söyle,” dedi hemen. “Neredesin?”
“İstanbul’dayım,” dedim. “Ayşe’lerin sitesinin önünde. Ben—”
“Sakın kıpırdama,” dedi. “Geliyorum.”
Telefon kapandı.
Yakındaki küçük durağa yürüdüm, ince çatının altına sığındım, yağmurun kaldırıma vuruşunu seyrettim. Aklım istemeden geçmişe gitti.
Geçmiş
On yıllar önce, kocam traktör kazasında ölmüş, geride çiftlik, borçlar ve huysuz bir ergen bırakmıştım: Ayşe. O zamanlar otuz altı yaşındaydım.
Sosyal hizmetlerden aradılar:
“Yetimhanede Mehmet adında bir çocuk var. Sekiz yaşında. Geçici bir aile arıyoruz, kalıcı yer bulunana kadar birkaç haftalığına.”
Mehmet geldiğinde, tekme yememek için tetikte bekleyen sokak köpeği gibiydi. Kocaman koyu gözler, zayıf beden, kollarında görmezden geldiğim izler… Mutfakta sanki her an, “Toplan gidiyoruz,” denecekmiş gibi duruyordu.
“Çok konuşmuyor,” demişti görevli. “Kâbus görüyor.”
Demediği ama benim hemen gördüğüm şey şuydu: Çok zekiydi. Ve sevgiye o kadar açtı ki, ona bakmak bile içimi sızlatıyordu.
İlk gece, yatağında tahta gibi yatıyordu. Ben de yanına oturup eski bir masal kitabı açtım. Konuşmadı ama gözlerinden yaşlar süzüldüğünü gördüm.