Babam önce güldü. “Babamın istediği her şey olacak diye bir kural mı var? Ben onun oğluyum.” “Doğru,” dedi avukat. “Altsoyun saklı payı bulunabilir. Terekenin tamamı ve diğer malvarlığı değerleri incelenmeden kesin bir hesap yapılamaz. İtiraz etme ve dava açma haklarınız da vardır. Fakat bunlar size bugün nakliye kamyonuyla gelip evi boşaltma yetkisi vermez.” İlk defa babamın söyleyecek söz bulamadığını gördüm. Fakat asıl mesele vasiyetname değildi. Avukat ikinci dosyayı önümde açtı. İçinde eski banka dekontları, mektuplar ve imzalı bir belge vardı. Belgenin tarihi, annemle babamın beni dedeme bıraktığı haftaya aitti. Başlığında aile içi borç ve ödeme taahhüdü yazıyordu. Babamın imzasının yanında dedemin el yazısıyla tuttuğu hesaplar bulunuyordu. Dedem o yıllarda babamın birikmiş borçlarının önemli bir kısmını ödemişti. Birkaç farklı bankaya yapılan ödemeler toplam 68 bin TL’yi buluyordu. O dönem için ciddi bir paraydı. Avukat açıklamaya devam etti. “Bu belgeler, Nihat Bey’in maddi sıkıntılar yaşadığını ve babasından yardım aldığını gösteriyor. Ancak bunların tek başına bir miras hakkını ortadan kaldırmadığını özellikle belirtmeliyim.” Annemin yüzü soldu. Ben hâlâ belgelerin üzerindeki tarihlere bakıyordum. “Bu paralar ne için verilmiş?” diye sordum. Babam sertçe cevap verdi. “Seni ilgilendirmez.” “Beni burada bıraktığınız hafta ödenmiş.” Annem sandalyesine oturdu. “Aylin, o dönem çok zor durumdaydık.” “Peki ya sonrasında?” Kimse konuşmadı. Avukat dosyadan birkaç mektup çıkardı. Bunlar dedemin yıllar boyunca anne babama gönderdiği yazılardı. Bazılarının teslim edildiğine ilişkin posta kayıtları da saklanmıştı. İlk mektup, beni bıraktıklarından altı ay sonra yazılmıştı. Dedem, geri dönmelerini, beni görmelerini, en azından doğum günümde aramalarını istiyordu. Başka bir mektupta okulda anneler günü için hazırladığım resmi anlatmıştı. Resimde annemin yüzünü boş bırakmıştım. Çünkü nasıl göründüğünü hatırlamakta zorlanıyordum.Gebelik İncele Mektubu okurken ellerim titremeye başladı. Dedemin onca yıl onları aramaktan vazgeçmediğini biliyordum. Ama her ayrıntıyı böyle sakladığından haberim yoktu. “Bunları aldınız mı?” diye sordum. Annem ağlamaya başladı. “Bazılarını aldık.” “Peki neden gelmediniz?” Babam cevap verdi. “Hayatımızı yeniden kurmaya çalışıyorduk. İki çocuğa bakacak durumumuz yoktu.” Ablam başını kaldırdı. “Ama bana baktınız.” O cümle hepimizi susturdu. Banu ilk defa babamın söylediklerini sorguluyordu. Annem gözyaşlarını sildi. “Sen daha büyüktün. Okula başlamıştın. Aylin’in dedesiyle kalması daha kolay olacaktı.” “Kolay mı?” dedim. “Her pazar pencerenin önünde bekliyordum.” Annem yüzüme bakamadı. “O kadar uzun süreceğini düşünmedik.” “On yedi yıl sürdü anne.” Babam sabırsızca masaya vurdu. “Geçmişi değiştiremeyiz. Şimdi ev meselesini çözelim.” İşte o anda neden geldiklerini bütün açıklığıyla anladım. Beni merak ettikleri için değil, dedemin geride bıraktıklarını almak için dönmüşlerdi. Avukat üçüncü dosyayı açtı. Dedemin yalnızca bu evden ibaret olmayan bir malvarlığı vardı. Yıllar önce ailesinden kalan küçük bir arsayı satmış, paranın önemli bir bölümünü mevduat ve çeşitli yatırımlarda değerlendirmişti. Günlük yaşamında tutumlu davrandığı için bunlardan hiç söz etmemişti. Vasiyetnamesinde, evin bana kalmasını arzu ederken babamın yasal haklarını da dikkate almaya çalışmıştı. Yine de avukat kesin bir sonuç vaat etmedi. Taşınmazın güncel değeriyle diğer varlıkların hesaplanması, borçların belirlenmesi ve gerekiyorsa mirasçılar arasında uzlaşma sağlanması gerektiğini anlattı. Babam belgeleri incelemek istedi. Avukat kendisine örneklerin uygun usulle verilebileceğini söyledi. Bu sırada dışarıdan taşınma görevlilerinden birinin sesi duyuldu.Fizik Dersi “Beyefendi, dolapları sökelim mi?” Ayağa kalktım. “Hayır. Hiçbir eşya taşınmayacak.” Babam bana döndü. “Benim sözüm geçmiyor mu artık?” “Dedenin eşyalarına dokunmanızı istemiyorum. Üstelik burada kimin hangi hakkı olduğu henüz belirlenmedi.” Avukat da herhangi bir rıza veya hukuki dayanak olmadan eşyaların götürülmemesi gerektiğini hatırlattı. Babam öfkeyle telefonunu çıkardı. Nakliyecilere beklemelerini söyledi. Sonra avukata dönüp bir dava açacağını belirtti. “Bu hakkınız,” dedi avukat. “Ancak hukuki süreç sonuçlanana kadar herkesin dikkatli davranması gerekir.” Babamla annem odadan çıktı. Banu ise kalmıştı. Masadaki mektuplardan birini eline aldı. “Ben de bunlardan birini hatırlıyorum,” dedi usulca. Şaşırdım. “Ne demek istiyorsun?” “Dedem bir keresinde bana da mektup göndermişti. Senin okul fotoğrafın vardı içinde. Annem onu kaldırdı. Bana da seni üzmemek için görüşmediğimizi söyledi.” “Sen buna inandın mı?” “Dokuz yaşındaydım. Sonra büyüdüm ama bir şeyleri değiştirmek için hiçbir şey yapmadım.” Gözlerini sildi. “Bu da benim hatam.” Ne diyeceğimi bilemedim. Banu’yla çocukken aynı odada uyuduğumuz geceleri hatırlıyordum. O, benden daha çok şeyi bilmiş ama yine de susmuştu. “Beni hiç özledin mi?” diye sordum. “Özledim,” dedi. “Ama seni aramaya cesaret edemedim. Bugün buraya gelirken de babamın anlattıklarına inandım.” Başını eğdi. “Benim odam falan yok burada Aylin. Bunu şimdi anladım.” O gün nakliye kamyonu hiçbir eşya almadan ayrıldı. Annem kapıda durup bana sarılmak istedi. Geri çekildim. “Sana kızgın olduğumu biliyorsun,” dedim. “Bir gün konuşabiliriz. Ama bugün değil.” Babam tek kelime etmeden arabasına bindi. Sonraki aylar kolay geçmedi. Vasiyetname mahkemede açıldı. Dedemin malvarlığına ilişkin belgeler toplandı. Babam avukatı aracılığıyla saklı payıyla ilgili taleplerini bildirdi. Ben de kendi avukatımla görüştüm. İlk zamanlar korkuyordum. Dedemin evinden çıkmak zorunda kalabileceğimi düşünmek bile midemi ağrıtıyordu. Fakat avukatım bana bir gerçeği hatırlattı. “Bir uyuşmazlık yaşanması, mutlaka her şeyini kaybedeceğin anlamına gelmez. Hakların ve seçeneklerin var.” Bu sözler sayesinde geceleri biraz daha rahat uyumaya başladım. Yaklaşık sekiz ay sonra değerlemeler ve görüşmeler sonunda anlaşmaya vardık. Babam, dedemin diğer malvarlığından kendisine düşecek haklar kapsamında belirlenen paylaşımı kabul etti. Benim ev üzerindeki hakkıma yönelik daha ileri bir talepte bulunmamayı da yazılı anlaşmanın parçası yaptı. Gerekli miras ve tapu işlemleri tamamlandığında ev benim adıma tescil edildi. Dedemin eski çalışma masası hâlâ yerindeydi. Babam bu süreçte benimle yalnızca iki kez doğrudan konuştu. Birinde belgelerle ilgili bir soru sordu. Diğerinde anlaşmanın imzalanacağı günü bildirdi. Özür dilemedi. Başlangıçta bunu bekledim. Sonra beklemekten vazgeçtim. Annem ise birkaç kere mektup gönderdi. İlk mektubunda ne kadar zor bir hayat yaşadıklarını anlattı. İkinci mektubunda ilk defa bahanesiz bir cümle kurdu. “Seni bırakmakla yanlış yaptım.” O mektubu sakladım ama hemen cevap vermedim. Banu’yla ilişkimiz daha farklı ilerledi. Bir pazar günü elinde küçük bir saksıyla kapımı çaldı. “Dedemin bahçesinde domates yetiştirdiğini söylemiştin,” dedi. “Belki beraber bir şeyler ekeriz.” Kapıyı açtım. Bahçede saatlerce çalıştık. Çocukluğumuzu konuştuk. Bazen güldük, bazen sustuk. Ona hemen güvenemedim. O da bunu anlayışla karşıladı. Haftalar geçtikçe ziyaretleri devam etti. Artık bir odaya sahip olmak için değil, beni tanımak için geliyordu. Bir gün dedemin çalışma odasını düzenlerken masanın alt çekmecesinde küçük bir zarf buldum. Üzerinde yalnızca adım yazıyordu. İçinden dedemin el yazısıyla yazılmış tek sayfalık bir mektup çıktı. “Canım Aylin,” diye başlıyordu. “Bir gün herkesin sana neden böyle davrandığını anlamaya çalışmaktan yorulacaksın. O gün kendine tek bir soru sor: Ben nasıl bir insan olmak istiyorum? Bu evin duvarları eski, çatısı zaman zaman akıyor. Ama senin burada geçirdiğin yıllar benim hayatımın en güzel zamanlarıydı. Sana bir ev bırakmak istedim. Fakat asıl istediğim, kimsenin seni yeniden istenmeyen bir misafir gibi hissettirememesiydi. İçeri kimi alacağına artık sen karar vereceksin. Kapını açmak da kapatmak da senin hakkın. Seni büyütmek benim için fedakârlık değil, hayatımın en büyük mutluluğuydu.” Mektubu göğsüme bastırıp uzun süre ağladım. Aylar sonra ilk defa bu evde kendimi tamamen yalnız hissetmedim. Sonbaharda bahçedeki eski bankı tamir ettim. Dedemin her sabah oturduğu yere iki fincan çay koydum. Birini içtim, diğerini onun anısına bıraktım. Banu akşamüzeri geldiğinde bahçenin kapısını açık buldu. “İçeri gelebilir miyim?” diye sordu. Gülümsedim. “Gel.” O akşam dedemin yetiştirdiği domateslerden topladık. Birlikte yemek hazırladık ve eski fotoğraf albümlerine baktık. Ailem bir gecede düzelmemişti. Annemle aramda hâlâ mesafe vardı. Babamın seçimlerini belki hiçbir zaman anlayamayacaktım. Ama artık onların beni seçmesini bekleyen beş yaşındaki çocuk değildim. Dedemin evini geri almak için mücadele etmiştim. Aslında o süreçte kendi hayatımın kontrolünü de kazanmıştım. Gece yatmadan önce çalışma odasının ışığını kapattım. Koridorda durup dedemin fotoğrafına baktım. “Merak etme dede,” diye fısıldadım. “Artık pencerenin önünde kimseyi beklemiyorum.” Sonra kapıyı kapattım. Çünkü sonunda anlamıştım: Bir evin gerçek değeri, kimin miras aldığıyla değil, içinde kimin sevgiyle yaşadığıyla ölçülürdü.