Doğum Lekesiyle Gelen Mucize

Elimi toprağa bastırıp fısıldadım: "Ömer, ben hâlâ buradayım yavrum. Annen hâlâ burada." "Yalnız değilsin." Farkına bile varmadan beş yıl geçti. Aynı evde kaldım, kendimi öğretmenliğe verdim ve öğrencilerim bana yamuk yumuk resimler uzattığında gülümsemeye çalıştım. "Gül Öğretmenim, resmimi gördünüz mü?" "Çok güzel Can! Bu senin köpeğin mi yoksa bir ejderha mı?" "İkisi de!" diye sırıttı. Beni ayakta tutan da buydu işte. Beş yıl geçti. Yine bir Pazartesiydi. Arabamı her zamanki yerime park ettim, "Bugünü anlamlı kılmama izin ver," diye fısıldadım ve sabah zilinin gürültüsüne doğru yürüdüm. Girişteki Seda el salladı, ben de çantamı ve taklit etmek için çok uğraştığım o sakinlik hissini omuzlayıp karşılık verdim. Sınıfım şimdiden uğuldamaya başlamıştı. Taylan'a bir peçete uzatıp sabah şarkısını başlattım. Rutinlerin, anıların keskin kenarlarını köreltmesini seviyordum. Saat 08:05'te okul müdiresi Meltem Hanım kapımda belirdi. Yine bir Pazartesiydi. "Gül Hanım, bir saniye bakabilir misiniz?" diye sordu. İçeriye yeşil bir yağmurluk tutan, kahverengi saçları biraz fazla uzun, iri gözleri sınıfımın içinde fır dönen küçük bir çocuk getirdi. "Bu Kerem," dedi. "Aramıza yeni katıldı. Bölge düzenlemeleri yüzünden geçen hafta anaokulu listelerinin yarısı değişti," diye ekledi Meltem Hanım, sanki sıradan bir durummuş gibi. Kerem başıyla onayladı. Meltem Hanım'ın onu yanıma yönlendirmesine izin verdi, küçük eli dinozorlu sırt çantasının askısını sıkıca kavramıştı. "Gül Hanım, bir saniye bakabilir misiniz?" "Selam Kerem," dedim. "Aramıza katıldığın için mutluyuz." Kerem bir ayağından diğerine ağırlığını verdi, gözleri her yerde geziniyordu. Sonra başını yana eğdi, küçük ve dikkatli bir hareketle, yarım bir gülümseme sundu. İşte o an gördüm. Sağ gözünün hemen altında hilal şeklinde bir doğum lekesi. Bedenim bunu zihnimden önce tanıdı; sanki keder, yüzleri okumayı öğrenmişti. Ömer'in de aynısından vardı, aynı yerde. Sağ gözünün hemen altında hilal şeklinde bir doğum lekesi. Hareketsiz kaldım, hayatta kalmaya çalıştığım yılları geriye doğru saydım. Dengemi bulmak için elimi masaya dayadım. Yapıştırıcılar yere saçıldı. Elif çığlık attı: "Eyvah Gül Öğretmenim! Yapıştırıcılar!" Zoraki bir gülümseme takındım. "Bir şey olmadı tatlım." Tekrar Kerem'e baktım, yüzünde bir işaret aradım: Bunun sadece bir tesadüf olduğunu söyleyecek bir şey... Ama o sadece gözlerini kırpıştırarak bana baktı, tıpkı Ömer'in dikkatle dinlerken yaptığı gibi başını yana eğdi. "Eyvah Gül Öğretmenim! Yapıştırıcılar!" "Pekala arkadaşlar, gözler bende," diye seslendim, iki kez el çırparak. "Kerem, pencere kenarına oturmak ister misin?" Başını sallayıp yerine geçti. "Evet, öğretmenim." Sesinin tonu göğsüme oturdu. Beş yaşındaki Ömer, kahvaltıda elma suyu istiyor gibiydi. Kendimi meşgul ettim: kağıtları dağıttım, hikayeler okudum ve temizlik şarkısını biraz detone mırıldandım. Eğer durursam beş yaşındaki çocukların önünde ağlamaya başlayabilirdim ve hangisinin beni daha çabuk mahvedeceğini bilmiyordum: onların acıması mı yoksa soruları mı? Kendimi meşgul ettim. Ama zihnim Kerem'in her hareketine takılıp kalıyordu: japon balığı fanusuna bakarken gözlerini kısışı, atıştırmalık paketindeki son elma dilimini sessizce Oya'ya uzatışı... Çember saati sırasında, sinirlerim harap bir halde yanına diz çöktüm. "Kerem, okuldan sonra seni kim alıyor?" Yüzü aydınlandı. "Annemle babam! Bugün ikisi de geliyor!" "Ne güzel tatlım. Onlarla tanışmayı dört gözle bekliyorum." Yanına diz çöktüm, sinirlerim haraptı.