DÜĞÜN GECEMİZDE YENİ KOCAM
Feraye Hanım konuştu. “Bu çocukların annesi Seher değil.” Kerem sessizce ona baktı. “Devam et.” “Üçü de Seher’in ablasının çocukları.” Kerem’in bakışları yavaşça bana döndü. İşte gerçek sonunda odanın ortasındaydı. Kimsenin hayal ettiği gibi üç farklı adam yoktu. Üç hamilelik yoktu. Üç terk edilme yoktu. Sadece tek bir gece vardı. Ve o gece hepimizin hayatını değiştirmişti. Kerem yatağın üzerindeki mahkeme kararını tekrar açtı. Az önce okuduğu kelimeyi sesli söyledi.“Teyze.” Gözlerimi kapattım. “Evet.” Feraye Hanım şaşkınlıkla bana baktı. “Sen bunu biliyor muydun?” diye Kerem’e sordu. “Şu anda öğrendim.” “Ve hâlâ bu kadar sakin misin?” Kerem’in cevabı kısa oldu. “Çünkü yalan söyleyen o değildi.” Feraye Hanım’ın yüzü gerildi. Ben ellerimi dizlerimde birleştirdim. “Efe, Barış ve İpek benim çocuklarım değil. Ablam Gülay’ın çocuklarıydı.” Sesim ilk kelimelerde titredi. Sonra devam ettikçe güçlendi. “Babaları yıllar önce aileyi terk etmişti. Ablam çocukları tek başına büyütüyordu. Ben o zaman on dokuz yaşındaydım. Aynı evde yaşıyorduk.” Kerem yanıma oturdu. Hiçbir şey söylemedi. Sadece dinledi. “Bir gece evde yangın çıktı.” Feraye Hanım elindeki fotoğraflara baktı. Ben gözlerimi duvara diktim. “Elektrik tesisatından başlamış. Geceydi. Herkes uyuyordu. Dumanı ilk ben fark ettim.” O geceyi hâlâ koklayabiliyordum. Yanmış plastik. Islak duvar. Duman. Ve çocukların çığlıkları. “Önce İpek’i çıkardım. Sonra Barış’ı. Efe üst kattaydı.” Kerem’in eli avucumun üzerine kapandı. “Geri girdin.” Başımı salladım. “Efe’yi buldum ama merdivenlerin bir bölümü çökmüştü. Arka taraftan çıkmaya çalıştım. Üzerimize yanan tahta parçaları düştü.” Kerem gözlerini yara izlerime çevirdi. Artık onları görmenin anlamı tamamen değişmişti. “Bunlar o yangından mı kaldı?” “Evet.” Sesim kırıldı. “Ablam çıkamadı.” Oda sessizliğe gömüldü. Feraye Hanım’ın yüzünden renk çekilmişti. “Gülay hastanede iki gün yaşadı,” dedim. “Bana tek bir şey söyledi.” Boğazım düğümlendi. “Çocukları ayırma.” Kerem gözlerini kapattı. Devam ettim. “Babaları yıllardır ortada olmadığı için çocukların devlet korumasına alınması gündeme geldi. Üçünün farklı ailelere verilme ihtimali vardı. Ben buna izin vermedim.” Feraye Hanım yavaşça sandalyeye oturdu. “On dokuz yaşındaydın.” “Evet.” “Üç çocuğa birden bakmaya mı başladın?” “Başka kimseleri yoktu.” Mahkeme süreci aylar sürmüştü. Önce geçici velayet. Sonra sürekli bakım sorumluluğu. Sonunda mahkeme kararı. Ben onların annesi değildim. Ama sabah okula kaldıran bendim. Ateşleri çıktığında başlarında bekleyen bendim. İpek karanlıktan korktuğunda yatağının yanında uyuyan bendim. Barış ilk kez okul kavgasına karıştığında müdürün odasına giden bendim. Efe üniversite sınavına hazırlanırken gece üçte ona kahve yapan bendim. Bu yüzden biri bana çocuklarım var mı diye sorduğunda uzun açıklamalar yapmıyordum. Sadece isimlerini söylüyordum. Efe. Barış. İpek. Kerem bana baktı. “Neden bana söylemedin?” Bu soru suçlayıcı değildi. Acı doluydu. “Çünkü bir kez anlatınca sadece çocukların hikâyesini anlatmış olmuyorum. Ablamın öldüğü geceyi de yeniden yaşıyorum.” Gözlerim doldu. “Bir de insanların bakışı değişiyor. Ya kahramanmışım gibi davranıyorlar ya da bana acıyorlar. Ben ikisini de istemedim.” Kerem elimi dudaklarına götürdü. “Ben sana acımıyorum.” “Biliyorum.” Feraye Hanım hâlâ sessizdi. Sonunda elindeki zarfın içinden başka bir belge çıkardı. “Benim öğrendiğim bir şey daha var.” İçimde kötü bir his uyandı. “Ne?” Belgeyi masaya bıraktı. “Çocukların babası.” Kalbim hızlandı. Kerem ayağa kalktı. “Ne olmuş ona?” Feraye Hanım doğrudan bana baktı. “Yaşıyor.” Bunu biliyordum. Ama sonraki cümle beni hazırlıksız yakaladı. “Ve Türkiye’ye dönmüş.” Ayağa kalktım. “Ne zaman?” “Üç hafta önce.” Nefesim kesildi. “Hayır.” “Üstelik çocuklarla iletişime geçmeye çalışmış.” “Hayır.” Bu kez daha sert söyledim. Efe artık yirmi iki yaşındaydı. Barış yirmi. İpek on sekiz. Yasal olarak kendi kararlarını verebilecek yaştaydılar. Ama bir insanın yıllarca yok olup sonra bir sabah geri dönmesi, geçmişi silmiyordu. Kerem belgeyi aldı. “Adamın adı ne?” “Orhan Demir.” Bu ismi yıllardır söylememiştim. Tam o anda telefonum çaldı. Ekranda Efe’nin adı vardı. İçime kötü bir şey çöktü. Hemen açtım. “Efe?” Karşıdan birkaç saniye ses gelmedi. Sonra Efe’nin sesi duyuldu. “Teyze, sana söylemem gereken bir şey var.” Dizlerimin bağı çözüldü. “Baban mı geldi?” Karşı taraf sessizleşti. Bu sessizlik cevabın kendisiydi. “Efe, neredesiniz?” “İpek’le Barış yanımda.” “Orhan da orada mı?” “Evet.” Kerem telefonu elimden almadan yanıma yaklaştı. Efe devam etti. “Bizi görmek istedi. Ben de önce dinleyelim dedim.” “Adres gönder.” “Teyze—” “Adres.” Yarım saat sonra Kerem’le birlikte arabaya bindik. Feraye Hanım da gelmek istedi. Önce reddedecektim. Sonra gözlerine baktım. İlk kez orada kibir değil, utanç gördüm. “Gel,” dedim. Şehrin kenarındaki küçük bir kafeye ulaştığımızda Efe, Barış ve İpek arka masada oturuyordu. Karşılarında ellili yaşlarında bir adam vardı. Orhan. Saçlarına aklar düşmüştü. Ama yüzünü hemen tanıdım. Yıllar önce üç çocuğu ve hasta bir kadını arkasında bırakıp giden adamı. Beni görünce ayağa kalktı. “Seher.” “Benim adımı söyleme.” İpek koşup bana sarıldı. Efe ise ayağa kalkıp önüme geçti. “Teyze, sakin ol. Sadece konuşuyoruz.” Orhan başını öne eğdi. “Ben hata yaptım.” Güldüm. “Sen hata yapmadın. Sen gittin.” “Gençtim.” “Ablam da gençti.” “Pişmanım.” “Gülay bunu duyamıyor.” Bu cümle masadaki herkesi susturdu. Orhan’ın gözleri doldu. “Çocukları geri almaya gelmedim.” Barış sertçe sordu. “O zaman niye geldin?” Orhan cebinden üç zarf çıkardı. “Özür dilemeye.” İpek zarfa bakmadı bile. “Benim babam olman biyolojik bir gerçek olabilir,” dedi. “Ama bizi büyüten kişi o değildi.” Sonra elimi tuttu. “Bizi büyüten Seher’di.” Kerem birkaç adım geride duruyordu. Gözleri bana kilitlenmişti. Efe ayağa kalktı. “Teyze, yıllardır bize annen olmadığını söyleyip durdun.” Dudaklarımı ısırdım. “Çünkü değilim.” Efe başını salladı. “Yanılıyorsun.” Barış da kalktı. “Anne olmak doğurmaksa değilsin.” İpek gözyaşları içinde gülümsedi. “Ama geceleri korktuğumuzda yanımıza gelen kişiyse sensin.” Artık ağlamamak mümkün değildi. Üçüne birden sarıldım. Yıllarca gizlediğim bütün gerçek, o küçücük kafenin ortasında anlamını bulmuştu. Feraye Hanım arkamızda durmuş sessizce ağlıyordu. Konağa döndüğümüzde gün doğmak üzereydi. Gökyüzü soluk maviye dönüyordu. Feraye Hanım kapının önünde beni durdurdu. “Seher.” Döndüm. Hayatımda ondan özür beklememiştim. Ama söyledi. “Ben seni tanımadan yargıladım.” Sessiz kaldım. “Üstelik senin hayatındaki en güzel şeyi, çocuklara duyduğun sevgiyi, sana karşı kullandım.” Gözlerini indirdi. “Bunu geri alamam.” “Hayır.” “Ama bundan sonra farklı davranabilirim.” Bu kez ona uzun uzun baktım. “Bunu bana değil, onlara gösterin.” Başını salladı. Kerem’le odamıza çıktığımızda güneş doğuyordu. Kahverengi dosya hâlâ yatağın üzerindeydi. Kerem dosyayı kapatıp bana uzattı. “Bunu artık saklamak zorunda değilsin.” Dosyaya baktım. Sonra başımı salladım. “Hayır. Saklamayacağım.” Dolaba kaldırmak yerine çalışma masasının üst çekmecesine koydum. Ulaşılabilir bir yere. Çünkü geçmişimi silmek istemiyordum artık. Sadece onun beni yönetmesini istemiyordum. Kerem arkamdan bana sarıldı. Yara izlerimin üzerine değil. Omuzlarıma. “Dün gece annem, üç çocukla evlendiğimi düşünüyordu,” dedi. Hafifçe gülümsedim. “Peki şimdi?” “Şimdi daha kötü durumda olduğumu düşünüyorum.” Şaşkınlıkla döndüm. Kerem gülümsedi. “Çünkü üç çocuk değil, koca bir aileyle evlenmişim.” İlk kez o gece gerçekten güldüm. Aylar sonra Efe yüksek lisansa başladı. Barış kendi işini kurdu. İpek üniversite için bizim yaşadığımız şehre taşındı. Orhan’la görüşüp görüşmemek tamamen onların kararı oldu. Ben karışmadım. Çünkü sevgi bazen tutmak değil, seçme hakkı vermekti. Feraye Hanım ise sözünü tuttu. İlk zamanlar beceriksizdi. İpek’e pahalı hediyeler almakla sevgisini gösterebileceğini sandı. Efe buna güldü. Barış mesafeli davrandı. Ama zamanla onlara gerçekten kulak vermeyi öğrendi. Bir yıl sonra yıldönümümüzde hepimiz aynı masada oturuyorduk. Kerem yanımdaydı. Efe karşımdan bana gülümsüyordu. İpek mutfaktan pastayı getiriyordu. Barış herkese kahve dolduruyordu. Feraye Hanım ise İpek’in saçını düzeltirken onun azarlanmasına bile izin veriyordu. O an sırtımdaki yara izlerinden biri elbisemin kenarından görünüyordu. Eskiden hemen kumaşı yukarı çekerdim. Bu kez dokunmadım. Kerem fark etti. Elimi tuttu. Ben de masadaki üç çocuğa baktım. Yıllarca insanların benim hakkımda ne düşündüğünü değiştirmeye çalışmamıştım. Çünkü bazı gerçeklerin savunulmaya ihtiyacı yoktu. Sadece doğru zamanda görülmeye ihtiyacı vardı. O yangın benden ablamı, evimizi ve eski hayatımızı almıştı. Ama geriye üç çocuk bırakmıştı. Ben onları kurtardığımı sanmıştım. Yıllar sonra anladım ki aslında onlar da beni kurtarmıştı. Ve düğün gecemizde Kerem’in sabahlığımın altında gördüğü şey yalnızca yara izleri değildi. Bir kadının bedenine kazınmış acıların arasında, bırakmamayı seçtiği üç hayatın hikâyesiydi.