Ellerim titriyor şu an Bunu yazarken midem bulanıyor

Ellerim titriyor şu an. Bunu yazarken midem bulanıyor. Yedi yıl boyunca kocamın bana yaptığı şeyi öğrendiğimde, bacaklarım kesildi ve tuvaletdeki duvara tutunarak ayakta kalmaya çalıştım. Adım Elif. Otuz dört yaşındayım. İstanbul’da büyük bir hastanenin hemşiresiyim. Ve yedi yıl boyunca kocam Kerem’in bana her Cuma gecesi yaptığı şeyin ne olduğunu bilmiyordum. Bilmiyordum. Hiç sormadım. Çünkü ona güveniyordum. Çünkü o benim hayatımda tanıdığım en nazik, en kibar, en düşünceli erkekti. Her Cuma gecesi saat dokuzda banyoyu hazırlardı benim için. Sıcak su. Lavanta yağı. Havluları önceden ısıtırdı. Sonra beni yatağa yatırır ve “kalça kemiklerin hafif kaymış, sana düzelteceğim” derdi. Ben de gözlerimi kapatır, ona teslim olurdum. Yedi yıl. Her Cuma. Tek bir hafta bile atlamadan. Ve ben aptal gibi bunun aşk olduğunu düşündüm.Kerem’le tanışmamız bir akraba düğününde oldu. Ankara’dan İstanbul’a yeni taşınmıştım. Kimsem yoktu. O gece düğün salonunda tek başıma oturuyordum. Masada yalnız bir tabak baklava ve bir bardak çay vardı. Kerem yanıma geldi. “Tek başına mı geldin?” Sesi yumuşaktı. Gözleri sıcaktı. Ve o andan itibaren hayatımın her santimetresine girdi. İlk ayda bana her gün mesaj attı. İkinci ayda ailesine tanıştırdı. Üçüncü ayda nişan yüzüğünü çıkardı. Altıncı ayda nikah masasındaydık. Herkes “ne kadar şanslısın” dedi. Annem ağlayarak “kızım, altın gibi adam buldun” dedi. Kayınvalidem Hacer Hanım ilk günden beni kucakladı. “Sen artık benim kızımsın” dedi. Ve ben inandım. Hepsine inandım.Evliliğimizin ikinci ayıydı. Bir akşam eve geldiğimde Kerem masanın üstüne bir kitap koymuştu. “Kemik ve Eklem Sağlığı — Evde Yapılabilecek Düzeltmeler.” “Bu ne?” dedim. “Elif, sen bütün gün hastanede ayakta duruyorsun.” “Kalça kemiklerin yavaş yavaş kayıyor olabilir.” “Ben biraz araştırdım.” “Sana yardım etmek istiyorum.” Yüzündeki ifade öyle samimiydi ki… Öyle endişeliydi ki… İçim eridi. “Tamam” dedim. “Güveniyorum sana.” O gece ilk kez yaptı. Beni yatağa yatırdı. Dizlerimi bükmemi söyledi. Bacaklarımı hafif açmamı istedi. Ellerini belime ve kalça kemiğimin üstüne koydu. “Rahatla” dedi. “Her şeyi bana bırak.” Yavaşça bastırdı. Belli bir noktayı bulana kadar parmaklarıyla yokladı. Sonra hafif bir “çıt” sesi duyuldu. Hiç acımadı. Aksine tuhaf bir rahatlama hissettim. “Oldu” dedi. “Nasıl hissediyorsun?” “İyi” dedim. “Çok iyi.” Gülümsedi. Öyle bir gülümseme ki… Şimdi düşündükçe midem bulanıyor. O geceden sonra her Cuma tekrarladı. Her seferinde aynı ritüel: Sıcak banyo. Lavanta kokusu. Yumuşak müzik. Sonra yatak. Sonra elleri. Sonra o “çıt” sesi. Ve ben her seferinde “ne kadar şanslıyım” diye düşündüm.Kayınvalidem Hacer Hanım da bu işe çok destek oluyordu. Aslında fazlasıyla destek oluyordu. Her Cuma gecesi kapıyı çalmadan odamıza girerdi. Elinde mutlaka bir şey olurdu. Bazen kemik suyu çorbası. Bazen hurmalı süt. Bazen şifalı bitki çayı. “İç kızım” derdi. “Kemiklerin güçlensin.” Ve her seferinde gözleri benim kalça bölgeme kayardı. Dikkatle bakardı. Sonra memnun bir şekilde başını sallardı. “Maşallah” derdi. “Kalçaların güzelce açılmış.” “Böyle devam edin.” “İnşallah yakında torun müjdesi alırız.” Ben utanırdım. Yüzüm kızarırdı. Ama Kerem gülümserdi. Öyle bir tatmin ifadesiyle gülümserdi ki… O gülümsemenin anlamını yedi yıl sonra öğrenecektim.Hacer Hanım’ın bazı davranışları beni rahatsız etse de hiç sesimi çıkarmadım. Çünkü Türk gelini olmak buydu. Kayınvalidene saygı göstereceksin. Kocana güveneceksin. Aile büyüklerinin sözünden çıkmayacaksın. Ben de çıkmadım. Yedi yıl boyunca. Her Cuma gecesi aynı ritüeli yaşadım. Ve her Cuma gecesi kendimi dünyanın en şanslı kadını sandım. Ta ki o gece gelene kadar.Cumartesi günüydü. Üniversiteden eski sınıf arkadaşlarımla buluşma vardı. İstanbul Boğazı’na bakan bir restoranda. Kerem beni arabayla kapıya kadar bıraktı. Ceketimin yakasını düzeltti. Alnımdan öptü. “Çok geç kalma, gelip alırım seni.” “Tamam canım.” Yanağından öptüm. İçeri girdim.