Erkek Çocuk Doğuramadı Diye Hor Görülen Kadın

Gazeteciler kapıya yakın yerde bekliyordu. Bazıları kameralarını indirmişti, bazıları ne yapacağını bilemiyordu. Deniz kürsünün yanına yürüdü. Mikrofonu eline aldı. Selim panikle ona yaklaştı. “Deniz, yeter.” Deniz geri çekilmedi. “Hayır. Yıllardır yeter diyen sizdiniz. Bu kez ben konuşacağım.” Mikrofon açıldı. Salondaki herkes sustu. Deniz derin bir nefes aldı. “Bu gece bana verilen ödül için buradayız. Bana ‘başarılı doktor’ diyorlar. Ama bir çocuğun başarısı, sadece kendi çalışmasıyla oluşmaz. Birileri onun ateşini düşürür. Birileri onun defterini kaplar. Birileri gece ışığı kapatmadan yanında oturur. Birileri kendi payına düşen yemeği ona verir.” Leyla ellerini kucağında kenetledi. Ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu. Deniz devam etti: “Benim biyolojik annem beni bu eve bırakmış. Bu gerçek. Babam sandığım adam da beni soyadına almış. Bu da gerçek. Ama beni büyüten, bana insan olmayı öğreten, hastane kapılarında bekleyen, ilk ameliyatımda sabaha kadar dua eden, kız kardeşlerimi de beni de hiç ayırmayan kişi Leyla Yılmaz’dır.” Nermin Hanım’ın yüzü bembeyaz oldu. Selim yere baktı. Deniz’in sesi güçlendi. “Ve bu aile, onu yıllarca ‘erkek çocuk doğuramadı’ diye ezdi. Oysa ben bugün burada duruyorsam, erkek olduğum için değil, onun anneliği sayesinde duruyorum.” Alkış başlamadı. Çünkü herkes önce utanmak zorunda kaldı. Deniz mikrofonu bırakmadı. “Bu ödülü bana vermek istiyorsanız, önce anneme teşekkür edeceksiniz. Çünkü ben onun emeğinin sonucuyum.” Sonra madalyasını boynundan çıkardı. Leyla’nın yanına yürüdü. Kadın ayağa kalkmaya bile cesaret edemedi. Deniz diz çöktü. Madalyayı Leyla’nın avucuna koydu. “Bu senin anne.” Leyla’nın gözlerinden yaşlar aktı. “Ben bir şey yapmadım oğlum.” Deniz gülümsedi. “İşte en çok onu yaptın. Hep yaptın, hiç saymadın.” Elif ve Derya annelerine sarıldı. Üçü birden ağladı. Bu kez arkadaki masada değil, herkesin ortasında. Nermin Hanım sandalyesinde taş gibi duruyordu. Selim ise hayatında ilk kez kendi kurduğu düzenin çöktüğünü görüyordu. O düzen, kadınları susturarak ayakta duruyordu. Kız çocukları eksik sayarak. Leyla’nın emeğini görev diye küçülterek. Deniz’in başarısını kan diye sahiplenerek. Ama Deniz o gece o düzenin ortasına hakikati koydu. Ve hakikat, en büyük masadan bile ağırdı. Yemek başlamadı. Kimsenin iştahı kalmamıştı. Selim dışarı çıktı. Deniz peşinden gitmedi. Leyla gitmek istedi. Deniz kolundan tuttu. “Hayır anne.” “Yalnız kalmasın.” “Sen yıllarca yalnız kaldın. Kimse peşinden gelmedi.” Bu cümle Leyla’yı durdurdu. Bazen insan merhameti alışkanlık sanır. Kendine bile borçluymuş gibi yaşar. Ama o gece Leyla ilk kez oturdu. Ve peşinden kimseyi toplamaya kalkmadı. Bir süre sonra Selim içeri döndü. Yüzü değişmişti. Ama bu değişim pişmanlık mı, gururunun kırılması mı belli değildi. Leyla’nın yanına yaklaştı. “Konuşabilir miyiz?” Leyla ona baktı. Yirmi iki yılın sessizliği gözlerinden geçti. “Bugün değil.” Selim dondu. Leyla bunu ilk kez söylemişti. Bugün değil. Yarın belki.