Eşim beni tekerlekli sandalyede iki çocuğumuzla yalnız bıraktı

“Dosya hâlâ kucağımdaydı. Zarf ise elimdeydi. Ve birkaç saniye sonra içeri girecek kadın artık âşık olduğum posta dağıtıcısı değildi.” En azından o anda bana öyle geliyordu. Anahtar kilitte ikinci kez döndü. Doruk ile İdil yan yana duruyordu. İkisinin de yüzünde, çocuklarda görmeye alışık olmadığım kadar ciddi bir ifade vardı. Kapı açıldı. Serra içeri girdi. Elinde küçük bir market poşeti vardı. Beni salonda görünce gülümsedi. “Erken döndüm. Şubede işler—” Sözünün ortasında sustu. Bakışları önce Doruk’a, sonra İdil’e, ardından kucağımdaki dosyaya kaydı. Yüzündeki gülümseme bir anda silindi. Poşet elinden düşmedi ama parmaklarının nasıl gerildiğini gördüm. “Onu nereden buldunuz?” diye sordu. Sesindeki korku beni daha da öfkelendirdi. “Demek doğru.” Serra birkaç saniye cevap vermedi. “Ne doğru?” Elimdeki eski fotoğrafı kaldırdım. “Beni tanıyordun.” Serra’nın gözleri kapandı. “Evet.” O tek kelime odanın içindeki bütün havayı değiştirdi. İdil kollarını göğsünde birleştirdi. Doruk başını öne eğdi. Ben ise yüzüne bakıyordum. “Ne zamandan beri?” Serra ağır adımlarla salona girdi. “Sen beni tanımadan önce.” Acı bir kahkaha attım. “Bunu zaten anladım.” “Lütfen—” “Hayır.” Sesim beklediğimden sert çıktı. “Bir yıl boyunca benimle yaşadın. Çocuklarımla aynı masaya oturdun. Bana sevdiğini söyledin. Ve şimdi öğreniyorum ki daha kapıma gelmeden önce kim olduğumu biliyordun.” Serra gözlerini kaçırdı. O an sinirimin altında başka bir duygu daha vardı. Korku. Çünkü Berrin’den sonra ilk kez birine güvenmiştim. Ve şimdi o güven de, elimde tuttuğum eski kâğıtlar kadar kırılgan görünüyordu. “Zarfı aç,” dedi Serra. Ona baktım. “İçinde ne var?” “Gerçek.” “Sen anlat.” Başını salladı. “Anlatacağım. Ama önce onu görmen gerekiyor.” Zarfı açarken ellerimin titrediğini fark ettim. İçinden katlanmış bir mektup çıktı. Kâğıdın üzerinde tanıdığım bir isim vardı. Berrin. Kalbim sıkıştı. Mektup bana yazılmıştı. Ama bana hiç ulaşmamıştı. Tarihe baktım. Kazadan yaklaşık iki ay sonraydı. Yavaşça okumaya başladım. Berrin mektubunda yaptığının yanlış olduğunu bildiğini yazıyordu. Beni ve çocukları terk ettikten sonra Ankara’ya gittiğini, orada bir süre kaldığını anlatıyordu. Ama asıl dikkatimi çeken birkaç satırdı. “Bunu sana söylemek için çok geç olabilir,” diye yazmıştı, “ama kazadan sonra hastanede yalnız değildin. Serra diye genç bir kadın vardı. Sen onu hatırlamıyorsun çünkü ilk ameliyattan sonra uzun süre kendinde değildin. Bana ulaşmaya çalıştı. Ben ise ondan bir daha seni aramamasını istedim.” Başımı kaldırdım. Serra ağlıyordu. Devam ettim. Berrin’in yazdığına göre Serra o dönemde hastanede görev yapan bir sosyal hizmet uzmanının stajyeriydi. Kazadan sonra benimle ilgilenen ekipte kısa süre bulunmuştu. Rehabilitasyon sürecim başlamadan hemen önce, çocukların durumunu öğrenmişti. Ama mesele sadece bu değildi. Mektubun aşağısına indikçe nefesim ağırlaştı.