Arkamı döndüm, çünkü o telefon konuşmasını duyduğumdan beri ilk kez hepimiz için ağlamama izin verdim.
Bazı geceler duşta ağladım, suyun sesi hıçkırıklarımı gizledi. Bazı günler patladım, bir mutfak dolabını sertçe kapattım, sonra Yusuf bana sarılıp ikimiz de titrerken özür diledim.
Saçları dökülmeye başladığında tıraş makinesini çıkardım. “Hazır mısın?”
“Başka seçeneğim var mı?” diye sordu. Çocuklar banyo tezgahına tünemiş, ben babalarının kafasını kazırken kıkırdayarak izliyorlardı.
Aylar geçti. Tedavi süreci ve ağırlığı bizi neredeyse bitirdi. Ama bir bahar sabahı telefonum çaldı.
“Ben Doktor Selim, Hande Hanım. Son sonuçlar tamamen temiz. Yusuf iyileşme sürecine girdi.”
Dizlerimin üzerine çöktüm. İşte bu kadardı.
Şimdi, iki yıl sonra, evimiz tam bir kaos; sırt çantaları, futbol ayakkabıları, her yerde boya kalemleri…
Yusuf çocuklara ailenin en cesur kişisinin ben olduğumu söylüyor.
Ben hep aynı cevabı veriyorum: “Cesur olmak sessiz kalmak değildir. Çok geç olmadan gerçeği söylemektir.”
Uzun süre Yusuf’un bana yalnız kalmayayım diye bir aile verdiğini düşündüm.
Sonunda, gerçek bizi neredeyse parçalıyordu.
Ama aynı zamanda bizi hayatta tutan tek şey de oydu.