2. BÖLÜM Murat Bey arabayı ana caddeden çıkarıp o saatte neredeyse boş olan küçük bir iş merkezinin otoparkına sürdü. Motoru durdurdu ama kapıları kilitlemedi. Bunu özellikle fark ettim. Çünkü korktuğumu anlamış olmalıydı. Gitmek istersem gidebileceğimi göstermek ister gibiydi. “Nermin Hanım,” dedi, “Vedat Karaca diye birini tanıyor musunuz?” İsmi duyunca düşünmeye başladım. “Tanımıyorum. Ama bu adı bir yerde gördüm sanki.” “İş yerinizde olabilir mi?” Birden aklıma geldi. “Evet. İncelediğimiz dosyalardan birkaçında vardı. Neden sordunuz?” Önce cevap vermedi. Telefonunu çıkarıp ekranı bana çevirdi. Orada tarihler yazıyordu. Bazılarının yanında saatler ve kısa notlar vardı. “Bu adamı son altı haftada sekiz defa taşıdım,” dedi. “Genellikle gece geç saatlerde. Çoğu zaman içkiliydi. Telefonda konuşurken yanında birinin olduğunu unutuyordu.” “Bunun benimle ne ilgisi var?” “Geçen cuma sizin tam adresinizi söyledi.” Boğazım kurudu. “Benim adresimi mi?” Başını salladı. “Adınızı da söyledi. Arşivde dosyaları inceleyen bir kadından bahsetti. Salı ve cuma geceleri geç çıktığınızı, evinizin o saatlerde boş olduğunu anlattı.” Çantamın sapını iki elimle kavradım. “Bir yanlışlık olmalı. Ben o adamı tanımıyorum.” “Belki siz tanımıyorsunuz ama o sizi tanıyor.” Sonra bir şey daha söyledi. “Bu akşam sizi almadan önce sokağınızdan geçtim. Karşıdaki gri araba yine oradaydı. Vedat Karaca’nın kullandığı araba olduğunu daha önce fark etmiştim.” İçimden bir şey koptu. “Peki?” “Arabadan indi. Bahçe kapınıza yürüdü. Bir süre evinizi inceledi. Sonra ön kapının kolunu denedi.” “Kapımı mı açmaya çalıştı?” “Evet. Açamadı.” Bir süre ağzımdan ses çıkmadı. Yağmur ön cama vuruyordu. Murat Bey’in getirdiğim çayı hâlâ bardaklığın içinde duruyordu. “Belki adresi karıştırmıştır,” dedim. Bunu gerçekten düşündüğümden değil, başka bir açıklamaya ihtiyacım olduğundan söyledim. Murat Bey başını iki yana salladı. “Üç kere aynı sokağa gelen bir adam adresi karıştırmış olamaz. Üstelik sizin çalışma saatlerinizi biliyor.” “Peki neden?” “Onu henüz bilmiyorum.” Düşüncelerimi toparlayamıyordum. Aklıma bahçe kapısı, kaybolan defter ve haftalar önce sokak lambasının altında gördüğüm şapkalı adam geldi. O gece Murat Bey bana yalnızca bir yabancının evimi izlediğini söylememişti. Benim normal sandığım birçok şeyin aslında normal olmayabileceğini göstermişti. Bir süre sonra telefonumu çıkardım. Oğlumu aramayı düşündüm. Saat gece yarısını geçmişti. Arayıp ne söyleyecektim? “Anne, ne oldu?” diye soracaktı. Ben de tam olarak ne olduğunu bilmediğimi anlatacaktım. Murat Bey düşüncemi anlamış gibi konuştu. “İsterseniz oğlunuzu arayın. Ama önce polisi haberdar edelim. Sizin eve gitmenizi doğru bulmuyorum.” “Ya adam hâlâ oradaysa?” “Bu yüzden dönmüyoruz zaten.” O an arabadan inip eve koşmakla oradan mümkün olduğunca uzaklaşmak arasında kaldım. İnsan korkunca her zaman mantıklı düşünemiyor. Bazen sırf alıştığı yerde olmak için tehlikeli bir yere dönmek istiyor. Ben de kendi evime dönmek istiyordum. Kemal’in fotoğrafları, ilaçlarım, kıyafetlerim, mutfaktaki yarım paket çayım oradaydı. Murat Bey, “Önce sizi ilgilendiren bir şeyi anlamam gerekiyor,” dedi. “Ne?” “Arşivde son zamanlarda hangi dosyaları inceliyordunuz?” Bu kez ben sustum. Çalıştığım kurumun gizlilik kuralları vardı. Dosyalardaki bilgileri yabancılarla paylaşmam yasaktı. Ama karşımda oturan adamın söylediklerini de görmezden gelemezdim. “Bazı uzlaşma dosyalarında eksikler bulduk,” dedim. “Özellikle yaşlı kişilerin ve iş kazası geçiren insanların tazminatlarıyla ilgili dosyalarda.” “Nasıl eksikler?” “İlk bakışta küçük şeyler. Bir belgenin aslıyla taranmış nüshası birbirini tutmuyor. Bazı ödeme tutarları değişmiş. Bir dosyada imzalı sayfa yok. Başka bir dosyada para aktarılacak hesap bilgileri farklı.” “Bunları kim fark etti?” “Önce ben. Sonra amirime söyledim. O da karşılaştırma yapmamı istedi.” Murat Bey başını eğdi. “Vedat, bir yolcusuyla konuşurken ‘O kadın dosyaları kurcalamasa hiçbir şey ortaya çıkmayacak,’ demişti.” Bir anda çalıştığım masayı düşündüm. Üzerinde her gece dosyaları ayırdığım sarı klasörleri. Kırmızı kalemle işaretlediğim tarihleri. Kontrol ettiğim imzaları. O zamana kadar yaptığım şeyin yalnızca işimin gereği olduğunu düşünmüştüm. “Ben kimseyi suçlamadım,” dedim. “Sadece eksik belgeleri not ettim.” “Bazen birilerini rahatsız etmek için bundan fazlasını yapmanız gerekmiyor.” Bu sözleri söylerken sesi yükselmedi. Murat Bey’in sakinliği garip biçimde beni ayakta tutuyordu. “Vedat ne yapıyor?” diye sordum. “Güvenlik işlerinde çalıştığını söyledi. Birkaç binanın gece kontrolünü yapıyormuş. Anahtarları olduğundan bahsetti.” “Bizim binanın da mı?” “Bilmiyorum.” Ama benim aklıma bodrum katındaki arşiv odası gelmişti. Oranın kapısında geceleri görevli bir güvenlik personeli bulunuyordu. Personel sık sık değişirdi. Herkesin adını bilmezdim. Murat Bey telefonunda başka bir sayfa açtı. “Konuşmalarını not etmeye başladım,” dedi. “Çünkü aynı şeyleri tekrar tekrar söylemesi dikkatimi çekti.” Ekranda şu kelimeleri okudum: Salı. Cuma. Gece vardiyası. Evrak kontrolü. Ev boş. Kadının elinde kopya olabilir. Son satırda bir tarih vardı. O geceye ait. “Bu akşam iyi bir fırsat,” yazmıştı. Murat Bey bana baktı. “Dün arabada söylediği sözlerden biri buydu.” “Bunu neden daha önce söylemediniz?” Sorum biraz sert çıkmıştı. Bana kızmadı. “İlk başta sizinle ilgisi olduğundan emin değildim. Sonra plaka ve adresi karşılaştırdım. Yine de yanlış bir suçlama yapmak istemedim.” “Peki bu akşam?” “Kapınızı denediğini kendi gözümle gördüm. Artık susamazdım.” Elimi yüzüme kapattım. “Ben hiçbir dosyayı eve götürmedim.” “Biliyorum.” “Fotokopi bile götürmedim.” “Size inanıyorum.” “Peki o neden evimde bir şey arıyor?” “Belki sizin de orada belgeler sakladığınızı sanıyor.” Bir anda kaybolan defterimi hatırladım. Telefonun yanında tuttuğum küçük bir defterdi. Alışveriş listelerimi, doktor randevularımı, ödemem gereken faturaları yazardım. Bir sayfasına da iş yerinde kontrol etmem gereken dosya numaralarını not etmiştim. Normalde bunu yapmamam gerektiğini biliyordum. O gün çok yorgundum, ertesi sabah unutmayayım diye birkaç numara yazmıştım. “Benim bir defterim kayboldu,” dedim. Murat Bey başını kaldırdı. “Ne zaman?” “İki hafta kadar önce. Yerini değiştirdim sandım.” “İçinde işinizle ilgili bir şey var mıydı?” “Birkaç dosya numarası.” İlk kez yüzünde açık bir endişe gördüm. “Bunu polise anlatmalısınız.” O anda kendime çok kızdım. Defter kaybolduğunda neden daha dikkatli olmamıştım? Bahçe kapım açık kaldığında neden kilidini değiştirmemiştim? Kemal yaşasaydı ne yapardı, diye düşündüm. Sonra onun da bazen evin anahtarını masada unuttuğunu hatırladım. Kendi kendime kızmayı bıraktım. “Polise gidelim,” dedim. Murat Bey arabayı çalıştırdı. Yola çıktığımızda sanki biraz rahatlamıştım. Fakat birkaç dakika sonra yeniden korkmaya başladım. “Size bir şey sorabilir miyim?” “Tabii.” “Beni neden bu kadar dikkatle izliyordunuz?” Direksiyonun başında uzun süre sessiz kaldı. Sonra, “Birkaç yıl önce oğlumla aramız bozuldu,” dedi. Bunu daha önce de söylemişti. Bir gece çay içerken, “Bir oğlum var ama görüşmüyoruz,” demişti. Daha fazlasını sormamıştım. “Zor bir dönemden geçiyordu,” diye devam etti. “Ben de sorunlarını dinlemek yerine sürekli ne yapması gerektiğini söyledim. Bana bir şey anlatmaya çalıştığında anlamadım. Sonunda konuşmayı bıraktı.” “Ne kadar oldu?” “Dört yıl.” “Hiç görüşmediniz mi?” “Birkaç kez mesajlaştık. Ama eskisi gibi olmadı.” Söylediklerini toparlamakta zorlandığını hissettim. “Sonradan anladım ki insan bazen büyük bir hata yapmıyor. Küçük işaretleri sürekli görmezden geliyor. Bir gün de karşındaki artık konuşmak istemiyor.” Yüzünü göremiyordum ama direksiyondaki elinin hafifçe titrediğini fark ettim. “Bu kez gördüğüm bir şeyi görmemiş gibi yapmak istemedim,” dedi. Ne söyleyeceğimi bilemedim. “İyi ki yapmamışsınız,” diyebildim. Karakola vardığımızda saat biri geçmişti. İçeride ağır bir kahve kokusu vardı. Birkaç görevli masa başında çalışıyordu. Gece boyunca beklemekten yorulmuş insanlar oturuyordu. İlk önce ben konuştum. İşimi anlattım. Belgelerdeki tutarsızlıkları, sokağın karşısındaki arabayı, açık bahçe kapısını, kaybolan defteri. Anlatırken birkaç kez durdum. Görevli polis acele etmedi. Sorular sordu, not aldı. Sonra Murat Bey konuştu. Telefonundaki tarihleri ve notları gösterdi. Vedat’ın söylediğini hatırladığı cümleleri aktardı. Bazı yolculuklarda kendi güvenliği için aldığı ses kayıtları da vardı. Bunları incelemeleri için yetkililere teslim etti. Kayıtlardan birinde bir erkek sesi duyuluyordu. İçkili olduğu belliydi. “Kadın fazla dikkatli. Böyle devam ederse bir şeyleri ortaya çıkaracak.” Ses bir süre kesildi. Sonra aynı adam, “Evinde kopya varsa önce onları almamız lazım,” dedi. O kaydı duyunca ellerim buz kesti. Bir polis memuru odadan çıktı. Bir süre sonra daha deneyimli bir görevliyle geri döndü. Vedat Karaca’nın kimliğini ve çalıştığı yerleri araştıracaklarını söylediler. Ben bekleme salonunda otururken Murat Bey iki bardak çay aldı. Birini önüme koydu. “Bu kez çay benden olsun,” dedi. Gülmeye çalıştım ama başaramadım. Yarım saat kadar sonra polis yeniden yanımıza geldi. “Vedat Karaca, sizin arşiv binanızın da aralarında bulunduğu bazı iş yerlerinde taşeron güvenlik görevlisi olarak çalışıyor.” “Sizin binanızın da mı?” diye sordum. “Evet. Gece giriş çıkış yetkisi bulunuyor. Dosya odalarının tamamına erişimi olup olmadığını araştırıyoruz.” O sırada düşündüğüm ilk şey amirim oldu. Bana defalarca, “Nermin Hanım, bu dosyaları biraz daha dikkatli inceleyin,” demişti. Acaba o da tehlikede miydi? Bunu polise söyledim. Kurumla bağlantı kuracaklarını belirttiler. Daha sonra benimle ayrı bir görüşme yaptılar. Kemal’in eski mesleğini, çalıştığı okulları, tanıdığı kişileri sordular. Bu soruların neden sorulduğunu anlamadım. “Eşim altı ay önce vefat etti,” dedim. “Tarih öğretmeniydi. Bunların onunla ne ilgisi olabilir?” Görevli, “Henüz bilmiyoruz,” dedi. “Bazı eski kayıtları kontrol etmemiz gerekiyor.” O gece eve gitmedim. Polis, evimin çevresi kontrol edilene kadar başka bir yerde kalmamı önerdi. Oğlumu aradım. Sesimi duyunca uykulu hâli hemen geçti. “Anne, ne oldu?” “Ben iyiyim,” dedim. “Ama anlatmam gereken bir şey var.” Hayatımda oğluma söylediğim en zor cümlelerden biri buydu. Çünkü onun korkmasını istemiyordum. Ama artık tek başıma her şeyi idare edebiliyormuş gibi davranmaktan da yorulmuştum. Ertesi sabah polis, Vedat’ın evimin yakınında tespit edildiğini ve gözaltına alındığını bildirdi. İfadesi alınıyor, iş yerindeki kayıtlarla bağlantısı araştırılıyordu. Evim de incelendi. Ön kapıda zorlamaya ilişkin izler bulundu. Bahçe kapısının mandalı hasarlıydı. Bunları duyunca ilk kez gerçekten ağladım. Kendi evimin kapısını düşünmek bile korkutuyordu. İki gün sonra soruşturmayı yürüten görevli beni yeniden çağırdı. Yanında eski bir dosya vardı. Kemal’in adını gördüğümde şaşırdım. Yıllar önce görev yaptığı okulun bakım ve yenileme işleriyle ilgili bir usulsüzlük soruşturmasında tanıklık yapmıştı. Vedat Karaca da o soruşturmadaki kişilerden biriydi. Kemal, bazı bakım işlerinin yapılmadığı hâlde yapılmış gibi gösterildiğini fark etmiş. Evrakların düzenlendiği tarihlerle okulda yapılan çalışmalar birbirini tutmuyormuş. Bildiği şeyleri mahkemede anlatmış. Bunun sonucunda Vedat’ın da içinde bulunduğu şirketin sözleşmeleri iptal edilmiş, ardından Vedat hakkında çeşitli yaptırımlar uygulanmış. Dosyadaki eski bir fotoğrafta Kemal’i gördüm. Okulun önündeydi. Üzerinde yıllarca giydiği kahverengi ceketi vardı. Fotoğrafın yanında Vedat Karaca da bulunuyordu. “Eşim bana bundan hiç bahsetmedi,” dedim. Aslında Kemal bazı zamanlar okulun bakım işlerinden şikâyet ederdi. Ama ben bunları her öğretmenin yaşadığı sıradan sorunlar sanmıştım. Akşam yemeklerinde anlattığı o küçük şeylerin yıllar sonra benim hayatımla karşıma çıkacağını nereden bilebilirdim? Görevli, Vedat’ın arşivle ilgili usulsüzlüklerde rol aldığına dair bulgular bulunduğunu, Kemal’le geçmişte yaşanan olayın da benim özellikle hedef alınmamda etkili olup olmadığını araştırdıklarını anlattı. Bu, duyduklarımın en ağır kısmıydı. Kemal öleli altı ay olmuştu. Ben onun yokluğuna alışmaya çalışırken geçmişinden gelen bir mesele kapımın önüne kadar ulaşmıştı. O akşam oğlum tekrar aradı. “Anne, buraya gel. Bir süre bizimle kal.” “İşim var oğlum.” “İşini sonra düşünürsün.” “Öyle kolay değil.” Telefonda derin bir nefes aldı. “Anne, ben seni kaybetmek istemiyorum.” Uzun süre cevap veremedim. Kemal’in ölümünden sonra oğlumla hep günlük konuları konuşmuştuk. Elektrik faturamı, doktor randevularımı, havanın nasıl olduğunu. Birbirimizi özlediğimizi pek söylememiştik. “Oğlum,” dedim, “ben de seni çok özledim.” İkimiz de sustuk. Sonra birkaç günlüğüne yanıma geleceğini söyledi. Soruşturma ilerledikçe iş yerimizdeki eksik belgelerin basit bir dikkatsizlikten kaynaklanmadığı ortaya çıktı. Bazı tazminat dosyalarının fiziki nüshaları değiştirilmişti. Tarama kayıtlarına sonradan müdahale edilmişti. Ödeme yapılacak hesaplara ilişkin belgelerde usulsüzlükler bulunmuştu. En çok etkilenen dosyalar, kendilerini savunmakta zorlanan insanlara aitti. Yaşlı kiracılar, iş kazasında yaralanmış işçiler, yıllarca alacaklarını beklemiş aileler. Kimi birkaç bin lira eksik almıştı. Kiminin ödemesi başka hesaplara yönlendirilmişti. İlk bakışta fark edilmeyen bu değişikliklerin toplamı milyonlarca lirayı buluyordu. Mali suçlarla ilgilenen ekipler incelemeye katıldı. Başka kişiler ve şirketler hakkında da araştırmalar başlatıldı. Vedat’ın evinde ve kullandığı depoda çok sayıda belge bulunduğu açıklandı. Benim evimin fotoğrafları da bunların arasındaydı. Bahçe kapımın. Arka penceremin. Verandamdaki yanıp sönen lambanın. Ve çalışma saatlerimin. Bunları ilk öğrendiğimde eve dönmek istemedim. Bir insanın haberi olmadan hayatının bu kadar ayrıntılı incelenmesi çok tuhaf bir duygu. Hangi gün çöp çıkardığınızı, hangi saatte ışık söndürdüğünüzü, hangi kapıyı kullandığınızı bir başkasının bilmesi… Ben o ayrıntıları kendim bile önemsemezdim.