Salı sabahı saat 05:12'de vefat etti. Vedalaşmak için yanındaydım. Elinin avucumun içinde cansızlaştığını hissettim. Leman o öğleden sonra geldi. Daha önce hiç uğramamıştı. Onu görmeden önce sesini duydum. Pahalı lastiklerin çakıl taşları üzerindeki hışırtısı... Otoriter bir şekilde kapanan araç kapısı... Verandaya çıktım ve yüzünün yarısını kaplayan devasa güneş gözlükleriyle, gıcır gıcır siyah bir Mercedes'ten inişini izledim. Halam Leman, babasının cenaze evine değil de bir brunch davetine gidiyormuş gibi bembeyaz bir ceket giymişti. Bana sarılmadı. Yas tutmak için değil, teftiş etmek için gelmişti. Gözlerini mülkün üzerinde gezdirdi. "Vay canına," dedi güneş gözlüklerini çıkarırken. "Hatırladığımdan daha küçük görünüyor." Kollarımı kavuşturdum. "Boyutu aynı." Bana sormadan, doğrudan evin içine daldı. Beş yaşındaki en küçüğümüz Umut, yerde oyuncak traktörleriyle oynuyordu. Halam ona bakmadı bile. Cenazeden önceki üç gün boyunca, her odayı bir ekspertiz uzmanı gibi dolaştı. Dolapları açtı, duvarlara vurdu ve telefonuna notlar aldı. Yemek odasında, "Bu gidebilir," diye mırıldandı. "Artık kimse koyu renk ahşap istemiyor; modası geçmiş." "Boyutu aynı..." Ahırda burnunu kıvırdı. "Sadece bu koku bile alıcıları kaçırmaya yeter." "Alıcılar mı?" diye sertçe sordum. Leman bana zoraki bir gülümseme sundu. "Kerem, gerçekçi ol. Bu arazi artık bir servet değerinde. Kuzey ucundan göle erişimi var. Müteahhitler burayı kapışır." Sırtımdan aşağı bir soğukluğun indiğini hissettim. "Burası bizim evimiz." Çocuklarım ahırda sanki halamın gelecekteki göl evinin kiracılarıymış gibi oynarken, o hafifçe güldü: "Burası babamın eviydi." "Müteahhitler burayı kapışır..." Cenazeden önceki gece, mutfakta bulaşık yıkarken beni köşeye sıkıştırdı. "Bunu uzatmayalım," dedi, sanki bir lütufta bulunuyormuş gibi gülümseyerek. "Üç günün var." Gözlerimi kırpıştırdım. "Ne için üç gün?" "Toparlanman için. Ben müteahhitle anlaştım bile. İnşaat haftaya başlıyor. Bu sadece bir iş meselesi." Üç gün. Zihnim durdu. Elimdeki her kuruşu kötü hasattan sonra çiftliği ayakta tutmak için harcamıştım. Ne birikmişim vardı ne de yakınlarda gidecek bir akrabam. Bir B planım bile yoktu. "Üç günün var." "Bizi öylece kapı dışarı edemezsin," dedim. Halam başını yana eğdi. "Ben onun tek çocuğuyum. Vasiyet okunduğunda her şey benim olacak. Aslında ben size hazırlık yapmanız için zaman tanıyorum." Göğsüm daraldı. Islık çalarak uzaklaştı. Cenaze boyunca mesafeli davrandık ama asıl gerçek ortaya çıkmak üzereydi. Vasiyetname okunması, cenazeden iki gün sonra şehir merkezindeki Avukat Hulusi Bey’in ofisinde yapılacaktı. Kendisi dedemin uzun yıllardır avukatıydı. "Bizi öylece kapı dışarı edemezsin." Halam Leman 10 dakika geç geldi. Siyahlar içindeydi ama sanki savaşı çoktan kazanmış gibi ışıl ışıl görünüyordu. Karşıma oturdu ve aramızdaki cilalı masanın üzerine katlanmış bir belge itti. "Sadece şu tatsızlığı aradan çıkaralım dedim," dedi. Kağıdı açtım. O sabahın tarihini taşıyan bir tahliye ihtarnamesiydi. Gözlerim karardı. Avukat Hulusi Bey kağıda bakmadı bile. Sakince gözlüklerini düzeltti, ellerini birleştirdi, halama baktı ve şöyle dedi: "Aslında, bugün mülk hakkında konuşmayacağız." Halam yüksek sesle güldü. "Ben onun tek çocuğuyum. Burası benim. Okuyun şunu." Avukat, sarı bir zarftan mühürlü bir belge çıkardı ve dikkatlice masaya koydu. "Üç gün önce," dedi tane tane, "babanız artık çiftliğin sahibi değildi." Oda buz kesti. Leman'ın gülümsemesi dondu. "Anlamadım?" Avukat Hulusi Bey gözlüklerini düzeltti. Sonra halamın betini benzini attıran o cümleyi kurdu: "Babanız artık çiftliğin sahibi değildi." "Bugün buradayız çünkü çiftlik artık koruma altındaki bir aile vakfına ait." Halamın yüzündeki bütün renk çekildi. Sanki yanlış duymuş gibi ona bakakaldı. "Vakıf mı?" diye tekrarladı. "Bu saçmalık. Babam bana söylerdi." Hulusi Bey sakinliğini korudu. "Babanız son altı ay içinde benimle birkaç kez görüştü. İstekleri konusunda çok netti." Kulaklarımda nabzımın atışını hissediyordum. Dedem bana bu konuda doğrudan hiçbir şey söylememişti. Avukatını buralarda görmüştüm ama ömrünün son haftası evraklarla değil, anılarla geçmişti.