Üstelik sahte mektuplar hazırlamış. Annemin kendi isteğiyle gittiğini gösteren belgeler düzenletmiş. Babam annemi aramış ama babaannem ikisinin de birbirine ulaşmasını engellemiş. Aradan aylar geçmiş. Annem sonunda gerçeği öğrenip mahkemeye başvurmuş. İşte o sırada hayatını tamamen değiştiren olay yaşanmış. Babam bir trafik kazasında ölmüş. Ve babaannem bu ölümü annemin üzerine yıkmış. Mektubun son kısmında şu satırlar vardı: “Babanın kazasından sonra bana senin de öldüğünü söylediler. Bana küçücük bir mezar gösterdiler. Yıllarca o mezara çiçek bıraktım. Gerçeği öğrendiğimde ise artık çok geçti.” Başımı kaldırıp avukata baktım. “Nasıl yani? Annem benim yaşadığımı ne zaman öğrenmiş?” Avukat derin bir nefes aldı. “Yaklaşık üç yıl önce.” “Üç yıl mı? Peki neden gelmedi?” Adam çantasından başka bir dosya çıkardı. “Çünkü kızınızın mutluluğunu bozmak istemedi.” Dosyanın içinde fotoğraflar vardı. Kızımın okul gösterisinden bir fotoğraf. Benim Barış'la evlilik yıl dönümümüzde çekilmiş bir görüntüm. Hatta üç yıl önce çalıştığım hastanenin önünde çekilmiş bir fotoğrafım. Annem beni bulmuştu. Uzaktan izliyordu. Ama karşıma çıkmaya cesaret edememişti. Avukat konuşmaya devam etti. “Müjgan Hanım sizi bulduğunda babaannenizin anlattığı hikâyeye inandığınızı öğrenmiş. Sizin gözünüzde kendisinin sizi terk eden bir anne olduğunu biliyormuş. Birden ortaya çıkıp hayatınızı altüst etmek istememiş.” “Peki kalp nakline ihtiyacım olduğunu nasıl öğrendi?” Avukatın yüzündeki ifade değişti. “Çünkü sizinle iletişim kurmak için hazırlık yaptığı sırada hastalandığınızı öğrenmiş.” Ardından bana annemin son aylarını anlattı. Annem yıllar önce başka bir şehirde küçük bir terzi dükkânı açmış. Hiç evlenmemiş. Başka çocuğu olmamış. Kazandığı parayı biriktirmiş. Ama üç yıl önce bana ulaşmaya çalışırken babaannemle yeniden karşılaşmış. Babaannem onu tehdit etmiş. “Otuz beş yıl sonra çıkıp düzenlerini bozarsan torunun bile seni affetmez,” demiş. Annem yine de vazgeçmemiş. Bir gün karşıma çıkmayı planlamış. Fakat benim hastaneye kaldırıldığımı öğrenince her şey değişmiş. Avukat gözlerini kaçırarak devam etti. “Müjgan Hanım'ın da ciddi bir sağlık sorunu vardı. Doktorlar kendisine durumunun ağır olduğunu söylemişti. Sizin nakil beklediğinizi öğrenince bütün tıbbi kayıtlarının incelenmesini istemiş.” “Kalbini bana vermek için mi?” “Evet. Ancak bunu önceden garanti etmek mümkün değildi. Ölümünden sonra organlarının bağışlanmasını istemiş. Kalbinin size uygun olup olmadığına ise doktorlar ve nakil sistemi karar vermiş.” Gözlerimi kapattım. Ben ölümle mücadele ederken annem de kendi hayatının son günlerini yaşıyormuş. Ve kendisinden geriye kalan bir parçanın beni hayatta tutabileceğini ummuş. Bir süre kimse konuşmadı. Sonra avukat son bir zarf uzattı. “Bu da vasiyeti.” Zarfın içinde küçük terzi dükkânının tapusu, bir banka hesabı ve eski bir evin anahtarı vardı. Ancak beni en çok etkileyen şey para ya da mülk değildi. Bir nottu. “Bu ev, seni kucağıma aldığım ilk ev. İçindeki hiçbir şeyi atmadım. Belki bir gün gelir, birlikte yaşayamadığımız yılların izlerini bulursun.” Ertesi sabah Barış'la birlikte annemin yaşadığı şehre gittik. Ev, Bursa'nın eski mahallelerinden birindeydi. Ahşap kapıyı açarken kalbim hızla atmaya başladı. İçerisi tertemizdi. Duvarlarda çiçek desenli perdeler, masanın üzerinde yarım kalmış bir örgü vardı. Salondaki vitrinde küçük bir çift bebek patiği duruyordu. Altında şu yazıyordu: “Aylin'im için. Henüz doğmadan önce ördüm.” Patikleri elime aldığımda dizlerimin bağı çözüldü. Ama asıl sürpriz yatak odasındaydı. Dolabın en üst rafında büyük bir kutu vardı. Kutunun üzerinde yalnızca benim adım yazıyordu. İçini açtığımda yüzlerce mektup gördüm. Her biri farklı tarihte yazılmıştı. Birinci yaş günüm. İlkokula başladığım yıl. On sekizinci doğum günüm. Evlendiğim gün. Kızımın doğduğu tarih. Annem hayatımın bütün önemli günlerinde bana mektup yazmıştı. Yanımda olamasa bile büyüdüğümü hayal etmişti. On sekizinci doğum günüm için yazdığı mektubu açtım. “Güzel kızım, bugün on sekiz yaşındasın. Belki üniversiteye hazırlanıyorsun. Belki birini seviyorsun. Belki de annenin seni neden bırakıp gittiğini düşünüyorsun. Keşke sana sarılıp hiçbir yere gitmediğimi söyleyebilsem.” Artık ağlamaktan okuyamaz hâle gelmiştim. Barış beni kucakladı. “En azından gerçeği öğrendin,” dedi. Ama benim için henüz bitmemiş bir hesap vardı. Babaannem. O sırada seksen yedi yaşındaydı ve birkaç yıldır huzurevinde kalıyordu. Hastaneye kaldırıldığımda kendisine haber vermiştik. Fakat ziyaretime hiç gelmemişti. Şimdi nedenini anlıyordum. Belki de gerçeklerin ortaya çıkacağından korkmuştu. İki gün sonra huzurevine gittim. Beni görünce gülümsedi. “Aylin'im, kızım! Nasıl oldun? Kalbin iyi mi?” Karşısına oturdum. “Kalbim iyi babaanne. Hatta sana bir şey söylemek istiyorum.” “Ne oldu?” “Bu kalbin kime ait olduğunu biliyor musun?” Yüzündeki gülümseme kayboldu. Masaya annemin fotoğrafını koydum. “Müjgan Karaca'ya ait.” Babaannemin eli titremeye başladı. “Ben... Ben anlamadım.” “Anladın. Hem de çok iyi anladın.” Fotoğrafları, mektupları ve avukatın verdiği belgeleri önüne koydum. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Ben sadece oğlumu korumak istemiştim.” Öfkeyle ayağa kalktım. “Beni annemden ayırarak mı? Ona öldüğümü söyleyerek mi?” Babaannem başını eğdi. “Baban anneni çok seviyordu. Onun yüzünden bizi bırakacaktı. Malımızı satıp başka şehre taşınacaklardı.” “Bu yüzden mi hayatımızı mahvettin?” “İşlerin bu kadar büyüyeceğini düşünmedim.” “Peki babamın kazası?” Bu soruyu duyunca yüzü bembeyaz oldu. Uzun süre sustu. Sonra beklemediğim bir itirafta bulundu. “Baban o gün Müjgan'ı bulmaya gidiyordu. Her şeyi öğrenmişti. Ona yalan söylediğimi anlamıştı. Gitmemesi için yalvardım. Çok öfkeliydi. Arabasına binip çıktı. Bir daha dönmedi.” O an yıllarca babamın ölümünü yanlış bildiğimi anladım. Babam annemi ararken ölmüştü. Babaannem ağlıyordu. “Sonra seni kaybetmekten korktum. Sen benim elimde kalan tek şeydin.” Ona baktım. Çocukken beni sırtında taşıyan kadınla karşımda oturan insanı zihnimde birleştiremiyordum. “Beni sevmiş olabilirsin,” dedim. “Ama sevgi, bir insanın hayatını çalmaya hak vermez.” Babaannem elimi tutmak istedi. İzin vermedim. “Beni büyüttüğün için teşekkür ederim. Ama annemin yaşayamadığı otuz beş yılı geri veremezsin.” Odadan çıkarken arkamdan seslendi. “Aylin, beni affedecek misin?” Kapıda durdum. “Bilmiyorum babaanne. Belki bir gün içimdeki öfke diner. Ama affetmek, yaptıklarını unutacağım anlamına gelmeyecek.” Huzurevinden çıktığımda ilk kez kendimi özgür hissettim. Artık geçmişimin karanlıkta kalan hiçbir köşesinden korkmuyordum. Birkaç hafta sonra annemin evine yeniden gittim. Bu kez yanımda sekiz yaşındaki kızım İdil de vardı. Vitrindeki patikleri görünce sordu: “Anne, bunlar kimin?” “Benimmiş canım. Anneannen ben doğmadan önce örmüş.” İdil şaşkınlıkla baktı. “Senin de annen var mıydı?” Diz çöküp ona sarıldım. “Evet. Hem de beni çok seven bir annem vardı.” “Peki nerede şimdi?” Elini göğsüme koydum. “Burada.” İdil bir süre kalbimin atışlarını dinledi. Sonra gülümsedi. “Demek anneannem hâlâ bizimle.” O anda annemin bütün mektuplarını, fotoğraflarını ve yıllarca sakladığı küçük hatıraları kızımla paylaşmaya karar verdim. Annemin eski terzi dükkânını da satmadım. Onu ihtiyaç sahibi kadınlara ücretsiz dikiş eğitimi verilen küçük bir atölyeye dönüştürdüm. Kapısına annemin adını yazdırdım: Müjgan Karaca Kadın Dayanışma Atölyesi. Açılış günü dükkânın önünde onlarca kadın vardı. Kimisi iş arıyordu, kimisi çocuklarını tek başına büyütüyordu. Hepsine annemin hikâyesini anlattım. Bir kadının sessizce katlandığı acıların, başka kadınlara umut olabileceğini söyledim. O akşam eve dönerken Barış elimi tuttu. “Annen seninle gurur duyardı.” Gökyüzüne baktım. Otuz beş yıl boyunca annemin beni istemediğine inanmıştım. Oysa annem beni bir gün bile unutmamıştı. Onun sevgisini anlamam için ölümün kıyısından dönmem gerekmişti. Aylar sonra hastanede yapılan kontrollerde doktorum her şeyin yolunda olduğunu söyledi. Eve geldiğimde annemin son mektubunu bir kez daha açtım. En altında daha önce gözyaşlarımdan okuyamadığım bir cümle vardı: “Bir gün kalbimin sesini duyarsan bil ki her atışında sana söyleyemediğim tek bir şey saklı: Seni hiç bırakmadım, kızım.” Mektubu göğsüme bastırdım. O sırada İdil koşarak yanıma geldi ve bana sarıldı. “Anne, seni çok seviyorum.” Gözlerim doldu. “Ben de seni çok seviyorum, kızım.” O gece yatağına yatırırken elini tuttum ve ona bir söz verdim. Hayat ne getirirse getirsin sevgimi hiçbir zaman tahmin etmek zorunda kalmayacaktı. Onu sevdiğimi her gün söyleyecek, korkularını dinleyecek ve hiçbir gerçeği ondan saklayarak koruduğumu düşünmeyecektim. Çünkü ben bir annenin yokluğuyla büyümüştüm. Ama şimdi onun kalbiyle yaşıyordum. Ve sonunda anlamıştım ki annelik yalnızca bir çocuğu dünyaya getirmek değildi. Bazen kavuşamayacağını bile bile onu sevmeye devam etmekti. Bana hayatı iki kez annem vermişti. İlkinde beni dünyaya getirerek, ikincisinde ise kalbini bırakarak. Otuz beş yıl boyunca annesiz olduğumu sanmıştım. Oysa annemin sevgisi hiçbir zaman ölmemişti. Artık onun kalbi benim göğsümde atıyordu ve ben yaşadığım sürece o sevgi de yaşamaya devam edecekti.