Tapusu senin üzerine olsa bile, bu evde benim borum öter!” dedi kayınvalidem, bacaklarıma bir tencere kaynar yemek döken kadın. Andrés Ramírez ile evleneli henüz üç gün olmuştu ve iki yıllık sevgililik dönemimiz boyunca görmek istemediğim bir gerçeği şimdiden anlamaya başlıyordum: Ben bir adamla evlenmemiştim, annesiyle evlenmiştim. O sabah saat altıdan önce, düğünden önce ailemizin bana Kadıköy’ün en güzel mahallelerinden birinde satın aldığı dairede uyandım. Bir malikane değildi ama benimdi: iki oda bir salon, açık mutfak, erguvan ağaçlarına bakan bir balkon ve bizzat taktırdığım dijital bir kapı kilidi. Andrés yüzüstü yatmış, hayatta hiçbir derdi tasası yokmuş gibi horluyordu. Ben ise aksine, üç gündür göğsümde garip bir baskı hissediyordum. Düğün telaşı, anne babasının evine yapılan o zorunlu ziyaret, annesi Teresa Hanım’ın “Hayırlı bir eş, kocasının önüne öyle baştan savma kahvaltı koymaz,” diyerek içime akıttığı o zehirli laflar… Bir önceki gece Andrés bana annesinden gelen bir mesajı göstermişti: “Aslan oğlum, Camila’ya söyle de yarın sabah sana babaannenden kalma usulle tavuklu, bol soslu sıcak bir Kayseri yağlaması hazırlasın. Bizim ailede kadın önce kocasına hürmet eder, ona bakar. Şimdiden öğrensin ayağını denk almayı.” Canım sıkılmıştı ama ses çıkarmamıştım. Evliliğe huzurla başlamanın en iyisi olacağını düşünmüştüm. Ne kadar da safmışım. Yataktan kalktım; sıcak sıcak yağlamayı, tereyağlı mis gibi mercimek ezmesini, göz yumurtaları, demli Türk çayını ve dilimlenmiş meyveleri hazırladım. Bize hediye edilen yeni yemek takımlarıyla masayı bir güzel donattım. Tam Andrés’i uyandırmaya gidiyordum ki dış kapının şifre panelinin sesini duydum. Bip, bip, bip. Kilit açıldı. Teresa Hanım, sanki kendi eviymiş gibi, elinde pazar poşetleriyle ve mahallenin o her şeye karışan huysuz ev sahipleri gibi bir edayla içeri daldı. — Sizin ne işiniz var burada? diye sordum, hâlâ pijama takımımla dururken. — Oğlum ağzına layık bir kahvaltı yapıyor mu diye bakmaya geldim, dedi selam bile vermeden. — Çünkü senin bu el bebek gül bebek büyütülmüş çıtkırıldım ellerinle çocuğa ne yedirdiğin belli değil. Salona göz gezdirdi, kırlentleri mıncıkladı, biblolarımın yerini değiştirdi, çekmeceleri açtı, tavalarımı eleştirdi, hatta Andrés’in spor ayakkabılarının “yanlış koyulduğunu”, eve bereket getirmesi için burunlarının kapıya doğru bakması gerektiğini söyledi. Masayı gördüğünde ise kuru bir kahkaha patlattı. — Sen buna mı kahvaltı diyorsun? Bu yağlama hamur olmuş, sosu da kurumuş. Bu ezme de hazır konserve gibi duruyor. Ah Camila ah, belli ki annen sana nasıl ev hanımı olunacağını hiç öğretmemiş. Derin bir nefes aldım. — Teresa Hanım, kahvaltı hazır. Eğer oturmak isterseniz… — Oğlumun evinde bana emir vermeye kalkma! Baş aşağı kaynar su dökülmüş gibi hissettim. — Burası Andrés’in evi değil. Benim evim. Bana tiksintiyle baktı. — Oğlum bu evde uyuduğu sürece, burası onun da evidir. Ve oğlumun yaşadığı yere ben istediğim gibi girerim. Andrés gözlerini oğuşturarak yatak odasından çıktı. Bir sınır çizmesini, “Anne, lütfen saygı duy,” demesini bekledim. Ama o sadece gülümsedi. — Anne, geldin mi? — Tabii ki geldim paşam. Seni bu zavallı kahvaltıdan kurtarmaya geldim. Teresa Hanım poşetlerinden tiftilmiş tavuk, özel sos, krema, peynir, taze simitler ve kendi elleriyle yaptığı yemekle dolu bir saklama kabı çıkardı. Benim hazırladığım tabakları çöp muamelesi yaparak masanın bir köşesine itti. Andrés annesinin servis ettiği yemeği yemek için masaya oturdu. — İşte şimdi yemeğe benzedi, dedi ağzı dolu doluyken. — Camila, annemden biraz feyz almalısın, ondan bir şeyler öğren. Masanın altında ellerimi sıkarak donakaldım. O sırada Teresa Hanım katlanmış bir kağıt çıkardı ve önüme koydu. — Bu evliliğin yürümesi için kurallar bunlar. Kağıdı açtım. Her sabah beş buçukta kalkmam gerektiği, Andrés’in gömleklerini elde yıkamam, her pazar ailesini ziyarete gitmemiz, pahalı bir şey almadan önce izin istemem ve kayınvalideme asla cevap vermemem gerektiği yazıyordu. — Ben bunlara uymayacağım, dedim. Teresa Hanım’ın yüzündeki o sahte gülümseme birden yok oldu. — Efendim? Ne dedin sen? — Ben kimsenin hizmetçisi değilim. Andrés elindeki çatalı bıraktı. — Camila, başlama yine. Teresa Hanım az önce önüne koyduğu kaynar yemek dolu tabağı eline aldı. Bileği o kadar hızlı ve o kadar isabetli hareket etti ki bunun bir kaza olması imkansızdı. Sıcak, acı sos doğrudan uyluklarıma döküldü. Çığlık attım. Tenim, sanki üzerime kızgın bir sac basılmış gibi alev alev yanıyordu. — Bak sen şu sakara! dedi kadın. — Az kalsın beni de yakıyordun. — Bunu bilerek yaptınız, diye fısıldadım tir tir titreyerek. Andrés ayağa kalktı. Bana yardım edeceğini sanmıştım. Biçimsiz bir öfkeyle yüzüme o kadar sert bir tokat attı ki ağzımda kan tadı hissettim. — Annemden özür dile, diye emretti. — Hemen şimdi! Ve bacağımda su toplayan yanık kabarcıkları büyürken anladım ki, en kötüsü henüz yeni başlıyordu.