Huzurevine Yerleştirdiğimiz 83 Yaşındaki Dedem

“Vasiyetin son sayfasını tekrar oku. Hilmi’nin sana bıraktığı şey ev değil.” Handan halamın gönderdiği mesajı bir kez daha okudum. Ardından sayfayı ışığa tuttum. Arkadaki imza annemin imzasına benziyordu. Altındaki tarihse onun ölümünden dokuz yıl sonraydı. İmzanın hemen üzerinde küçük harflerle “Belgelerin tamamını teslim aldım” yazıyordu.O anda koridordaki ayak sesleri yaklaştı. “İldeniz Bey, bizimle gelmeniz gerekiyor,” dedi gece görevlisi.“Nereye götürüldüğünü bilmediğiniz bir adamın torununu da mı götüreceksiniz?” Adam cevap vermedi. Duvarın köşesindeki güvenlik kamerasının kırmızı ışığı yanıp sönüyordu. Dedemin birkaç gün önce bana neden sürekli tavana baktığını o an anladım. Onun korkusunu yaşlılığa bağlamıştım; oysa çevresinde olup biteni hepimizden önce fark etmişti.Yanındaki kişi kapıya doğru ilerleyince zarfı montumun içine sıkıştırıp yangın merdivenine koştum. Arkadan birinin bağırdığını duydum. Islak basamakları ikişer ikişer indim, servis avlusundan çıkıp arabama ulaştım. Kontak anahtarını çevirirken telefonum çaldı. Handan halamdı. “Beni dinle. Sakın eve gitme.” “Dedem nerede? Sen nereden biliyorsun odada olduğumu?” “Binanın kameralarını izleyen kişi beni aradı. Zarfı bulduğunu söyledi. Dedeni oradan çıkardım ama başka bir yere götürmemiz gerekiyor.”“Bana neden baştan söylemedin?”“Çünkü dedenin kime güveneceğini ben de bilmiyordum. Sabah her şeyi anlatacağım. Şimdi Mudanya’ya gel.” Telefon kapandı. Halamın anlattıklarının ne kadarına inanacağımı bilmiyordum. Yine de ilk işim karakola uğramak oldu. Dedemin kaybolduğunu, huzurevinde sevk kaydı bulunmadığını anlattım. Zarfın ve mesajların fotoğraflarını görevli polise gösterdim. Başvurum kayda alındı; dedemin bulunduğu yeri öğrenir öğrenmez haber vermem istendi.Sonra Mudanya yoluna çıktım. Yağmur şiddetlenmişti. Fotoğraftaki kapıyı büyütünce arkasında deniz fenerinin soluk ışığını gördüm. Çocukken dedemle yürüdüğümüz eski iskeleye yakın depolardı bunlar. On yedi numara bir ev kapısı değil, yıllardır kilitli duran balıkçı depolarından biriydi. Handan halam beni deponun önünde bekliyordu. Yüzü solgundu, saçları yağmurdan sırılsıklamdı. “Dedem nerede?” “Güvende. Tanıdığımız bir sağlık görevlisiyle devlet hastanesinin aciline götürdüm. Kimliğiyle kayıt açıldı. Doktorlar onu kontrol ediyor.”“Öyleyse neden benimle konuşmuyor?” “Telefonunu huzurevinde bırakmak zorunda kaldı. Uyutucu ilaç verilmiş olabileceğinden şüpheleniyoruz. Odasından çıkabilmesi için önce hemşireye kendini iyi hissetmediğini söylemiş. Sağlık görevlisiyle arka kapıda buluştular. Seni aradığında hâlâ içerdeymiş; ben yetişene kadar onu götürmeye çalışacaklarından korkmuş.”Elimdeki anahtarı görünce gözlerini kapattı. “Demek sana bunu gerçekten bırakmış.” “Fotoğrafta dedem bu kapının önündeydi. Onu buraya ne zaman getirdin?” “Daha huzurevine yatmadan iki gün önce. Bana anahtarı gösterdi, fotoğrafını çektirdi. ‘İldeniz sorarsa yolu bulsun’ dedi. Ama sonra bana da güvenmemeye başladı. Haklıydı. Çünkü bazı gerçekleri ondan bile saklamıştım.”“Artık yalan istemiyorum, hala.” Handan başını eğdi. “Yirmi yıl önce o evin satıldığını ben söyledim. Çünkü satış işlemlerini ben takip etmiştim. Babanın ölümünden sonra aileyi ayakta tutmak için uğraşırken yanlış insanlara güvendim. Bana borçları kapatacağımızı söylediler. Meğer imzalattıkları belgeler başka şeylermiş.”“Annem bunu biliyor muydu?” “Öğrendi. Belgelerdeki tutarsızlığı ilk o fark etti. Peşine düşünce de tehdit edildi. Sen küçüktün. Sana zarar vereceklerinden korktuğu için sustu. Ama gördüklerini yazdı, topladığı kanıtları burada sakladı.” Paslı kilit zorlukla döndü. İçeri girdiğimizde rutubet kokusu yüzüme çarptı. Rafların arasında eski bir teneke sandık duruyordu. Sandığın kapağında annemin çocukken çizdiği küçük bir papatya vardı. İçinden tapu kayıtlarının suretleri, tarih sırasına dizilmiş makbuzlar ve bir defter çıktı. Defterin ilk sayfasına annem şu cümleyi yazmıştı: