İhanet ve Hesaplaşma Hikayesi

Eşyalarınız konusunu avukatınız aracılığıyla ya da karşılıklı anlaşmayla halledersiniz. İçeri girmeye zorlamayın.” Rıza ona dik dik baktı. Özgüven ile mülkiyeti birbirine karıştırmış bir adamın, kanun karşısında hayal kırıklığına uğramasını izlemek ne güzel bir şeydi. Bahar onun kulağına bir şeyler fısıldadı. Rıza onu tersleyerek elini çekti. “Gerçekten savaş mı istiyorsun?” diye sordu bana. “Hayır,” dedim. “Ben sessizlik istiyorum. Savaş, ellerindeki evrakları zaten kaybetmiş olan insanların seçtiği bir şeydir.” Ağzı büküldü. Tam o anda telefonum titredi. Bilinmeyen bir numaradan mesaj gelmişti. Kapıyı aç Meryem. Elimizdekileri kullanmak zorunda bırakma bizi. Başımı kaldırdım. Bahar elinde telefonunu tutuyordu. Yüzündeki ifade, mesajı aslında istemeden, aceleyle attığını ele veriyordu. Telefonumu kaldırıp polislere gösterdim. Genç olanı okudu ve Bahar’a baktı. Bahar’ın yanakları kızardı. “Hanımefendi,” dedi polis, “tehdit mesajları göndermeyi bırakmanızı tavsiye ederim.” “Tehdit değil o,” dedi Bahar hızla. “Sadece—” “Delil,” diye tamamladım cümlesini. Bu kelime her türlü hakaretten daha ağır bir darbe gibi indi ortaya. Delil. Bunu ilk anlayan Rıza oldu. Bahar’ın bileğinden yakaladı. “Arabaya geç.” “Rıza—” “Hemen.” Lütfiye Hanım son bir kez şansını denedi. “Memur bey, oğlum—” “Hanımefendi,” dedi yaşlı polis, “ortada bir suç işlenmediği sürece bu hukuki bir meseledir. Şu an için mülk sahibi burayı terk etmenizi istedi. Gitmeniz gerekiyor.” Mülk sahibi. Bunu yüksek sesle söylediği için o polisi birazcık sevdim. Parça parça ayrıldılar. Önce Bahar, öfkeli ve aşağılanmış bir halde arazi aracına bindi. Sonra Lütfiye Hanım, meyve kesecek kadar keskin dualar mırıldanarak uzaklaştı. En son Rıza. Kaldırımda durup eve baktı. Hayır. Evin içini görmeye çalışıyordu. Eşyaları nerede tuttuğumu hatırlamaya çalışıyordu. Hangi kapıların ona hâlâ açık kalmış olabileceğini hesaplamaya çalışıyordu. Sonra bana baktı. O sabah ilk defa gözlerinde korku gördüm. Çok değil. Sadece bir parıltı. Ama korku fayanstaki bir çatlak gibidir. Onu bir kez gördünüz mü, baskının nereden çatlatıp yayılacağını bilirsiniz. Arabaya bindi.Uzaklaştılar. Sokak derin bir nefes aldı. Yaşlı polis mavi klasörü bana geri uzattı. “Bütün şifrelerinizi değiştirin,” dedi. “Çoktan değiştirdim.” “Güzel. Kalacak başka bir yeriniz var mı?” Arkamdaki merdivenlere, mutfak fayanslarına, evlilik fotoğrafına, Rıza’nın “primim gecikti, annemin paraya ihtiyacı var, arabanın tamiri çıktı, hayat çok pahalı” dediği o aylar boyunca benim kuruşu kuruşuna ödediğim o zemine vuran sabah ışığına baktım. “Evet,” dedim. “Burası.” Anlamış gibi başını salladı. Gittiklerinde kapıyı kapattım. Kilitledim. Zinciri sürdüm. Sonra doğruca evlilik fotoğrafına yürüdüm, duvardan indirip çöp kutusunun içine fırlattım. Cam kırıldı. İşte o zaman kendime yeniden kahve yaptım. Teselliye ihtiyacım olduğu için değil. Bir sonraki hamle için uyanık kalmam gerektiği için.