İkiz kız kardeşim her gün kocasının şiddetine maruz kalıyordu

Daha yakından baktım. Şişmiş parmaklar. Kızarmış eklemler. Bunlar düşme yarası değildi. —Lidya, bana gerçeği söyle. —İyiyim. Kolunu kaldırıp manşetini sıyırdım. Ve içimde çok eski bir şeyin gözlerini açtığını hissettim. Kolları izlerle doluydu. Kimisi eski, sararmıştı. Kimisi yeni, mor ve derindi. Parmak izleri, kemer izleri… acının haritası gibi. —Bunu sana kim yaptı? —dedim alçak bir sesle. Gözleri doldu. —Söyleyemem. —Kim? Tamamen çözüldü. Sanki o kelime aylardır boğazını sıkıyordu. —Emre —diye fısıldadı—. Beni dövüyor. Yıllardır. Annesi… kız kardeşi… onlar da. Beni hizmetçi gibi görüyorlar. Ve… ve Defne’ye de vurdu. Olduğum yerde donakaldım. —Defne’ye mi? Lidya başını salladı, ağlamaktan konuşamaz hale gelmişti. —Üç yaşında, Nehir. Adam sarhoş geldi, kumarda para kaybetmişti… ona tokat attı. Ben engellemeye çalıştım, beni banyoya kilitledi. Öldüreceğini sandım. Işığın uğultusu kayboldu. Hastane küçüldü. Sadece karşımda kırılmış kardeşim vardı. Yavaşça ayağa kalktım. —Beni ziyarete gelmedin —dedim. Lidya şaşırdı. —Ne? —Yardım istemeye geldin. Ve alacaksın. Burada kalacaksın. Ben çıkıyorum. Yüzü bembeyaz oldu. —Yapamazsın. Seni tanırlar. Dışarısı nasıl bilmiyorsun. Sen artık… —Artık eskisi değilim —sözünü kestim—. Haklısın. Onlar gibi insanlar için daha kötüyüm.