İş seyahatinden döndüğümde eşimi ve bebeğimi ölümün eşiğinde buldum

Selin ağladı: “Annen, seni soydum diyordu. Beni yeterince kırarsa gerçek ailenin kim olduğunu anlayacaksın diyordu.” Tüm o konuşmalar, tüm baskılar aklıma geldi. Annemin tapuyu kendi üstüne yaptırmak için yaptığı her şey… O sırada Elif’in telefonu koridorda düştü. Ekranı açıldı. Avukat Demir mesajı ilk gören oldu. Annemden Elif’e mesaj: “Bir gün daha dayanabilirse Emre suçu ona atacak, bize değil.” Elif telefonu almak istedi ama avukat daha hızlıydı. “Bu delil olarak kaydediliyor.” Annem “yasadışı” diye bağırdı. Elif ağlamaya başladı. Ben sadece Selin’e bakıyordum. Ben İzmir’dayken karımın kendi kanımdan gelen insanlarla mücadele ettiğini yeni anlıyordum. Ve dahası da vardı. Avukat Demir, Elif’in telefonunu inceleme izni aldı. Elif önce direndi ama “küçük bir çocuğu tehlikeye atmak” suçlamasını duyunca direnci kırıldı. Artık o ukala kız değildi. Büyük bir yalanın içinde sıkışıp kalmış birine benziyordu. “Ben böyle olsun istemedim” diye mırıldandı. Annem ona sert bir bakış attı: “Kapa çeneni.” Bu tek cümle her şeyi bitirdi. Elif konuşmaya başladı. Annemin Can doğmadan önce “Selin’e ders verme” planı yaptığını anlattı. Selin’in yetersiz, tembel ve yük olduğunu kanıtlamak istiyordu. Eve döndüğümde evi kirli, bebeği ağlar ve Selin’i bitkin halde bulursam, karımın anne olamayacağını anlayacaktım. “Fatma, Emre’nin gözlerinin açılacağını ve tapuyu annemizin üstüne yapacağını söylüyordu” dedi Elif. Otuz dört yıldır annem benim için sevgi timsaliydi. Dizlerimi saran, okula öğle yemeği hazırlayan kadındı. Şimdi ise karımı ve oğlumu neredeyse öldürmekle suçlanıyordu; hem de kontrol, gurur ve para için. “Bana bunun doğru olmadığını söyle” dedim. Annem çenesini kaldırdı: “Ben seni o kadından kurtarmak istedim sadece.” Ne pişmanlık ne utanç. Sadece öfke. Sonra avukat, Elif’in telefonunda bulunan bir ses kaydını çaldı. Önce Can’ın ağlaması duyuldu. Sonra Selin’in güçsüz sesi: “Lütfen Fatma… Doktora gitmem lazım. Çok kötüyüm. Çocuk yanıyor.” Ardından annemin soğuk ve net sesi: “Bu evde söz sahibi olmak istiyordun ya. O zaman kendi başına hallet.” Arka planda Elif’in kahkahası: “Emre sorarsa, bebeği beslemek istemedi deriz.” Kimse konuşmadı. Ne doktor, ne avukat, ne hemşireler. Utançtan ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. Bir şeyler kırmak, yok olmak, Selin’in “korkuyorum” dediği güne dönmek istedim. Ama dönemezdim. Sadece hasara bakabilirdim. Selin sessizce ağlıyordu. Bu sefer inanıldığı için ağlıyordu. Annem bana yaklaşmaya çalıştı: “Emre, ben senin annenim.” Bir adım geri attım. “O kelimeyi yaptıklarını gizlemek için kullanma.” Aynı gece ikisini de gözaltına aldılar. Annem hastane koridorunda, hastaların ve doktorların önünde bağırıyordu: “Pişman olacaksın! O kadın seni yalnız bırakacak!” Ben Can’ı kucağımda tutuyordum. Ateşi düşmüştü ama hâlâ narindi. “Hayır” dedim. “Sadece ailemi yok etmeye çalışanlardan uzaklaşıyorum.” Sonraki günler cehennemdi. Bazı amcalarım “hain” dedi. Bir kuzenim “kan bağının evlilikten ağır olduğunu” yazdı. Bir komşu “aile sorunları polisle değil evde çözülür” dedi. Cevabım hep aynıydı: “Oğlum ağır susuz kalmıştı. Karımın bileklerinde morluklar vardı. Bu aile sorunu değil, istismardı.” Selin günlerce hastanede kaldı. Tedavi edilmeyen enfeksiyon, bitkin vücut ve paramparça olmuş ruh… Can daha hızlı toparlandı ama haftalarca gece uyanıp alnına dokunuyor, ateş var mı diye korkuyordum. Eve döndüğümüzde Selin kapıda durdu, Can’ı kucağında, titreyerek. “İçeri giremem” dedi. Zorlamadım.