Önüne geçip kapıyı kapatmaya çalışan Kerem'in yüzüne son kez baktım. Ne pişmanlık vardı... Ne de utanma. Sanki beni değil de kapıya yanlışlıkla gelen bir kuryeyi geri çeviriyordu. Yaklaşık on beş dakika sonra apartman görevlisi, yönetici ve polis ekipleri geldi. Tapuyu telefonumdan gösterdim, ardından e-Devlet'ten kayıtları açtım. Polis memuru Kerem'e döndü. "Bu dairenin maliki eşiniz görünüyor. İçeri girmesine neden izin vermiyorsunuz?" Kerem omuz silkti. "Annem rahatsız." Kayınvalidem de salona kadar gelip yüksek sesle konuşmaya başladı. "Ben yaşlı bir kadınım. Huzur istiyorum. O bebeğin ağlamasını çekemem." Polis memuru şaşkınlıkla ona baktı. "Hanımefendi, burası sizin eviniz değil." Kayınvalidem ilk kez sustu. Memurlar olayın tutanağını tuttu. Bana istersem savcılığa başvurabileceğimi söylediler. O gece ailemin yanına gittim. Çünkü artık o evde bir dakika bile kalmak istemiyordum. Ama pes etmeye de hiç niyetim yoktu. Ertesi sabah aile hukuku konusunda uzman bir avukatla görüştüm. Bana söylediği ilk cümleyi hiç unutamam. "Bu ev tamamen sizin adınıza kayıtlıysa, bundan sonra oyunun kurallarını siz belirlersiniz." İlk iş olarak noter aracılığıyla Kerem'e ihtarname gönderdik. Yedi gün içinde evi boşaltması isteniyordu. Cevap bile vermedi. Aksine kayınvalidesiyle birlikte evde yaşamaya devam etti. Bunun üzerine tahliye davası açtık. Mahkeme süreci beklediğimden kısa sürdü. Çünkü tapu açıktı. Daire bana aitti. Kerem'in orada kalmasını sağlayacak hiçbir hukuki hakkı yoktu. Tahliye kararı çıktığı gün icra memurları, polis eşliğinde eve geldi. Ben de bebeğimle birlikte binanın karşısında bekliyordum. Kayınvalidem kapıda bağırıyordu. "Bu gelin bizi sokağa atıyor!" İcra memuru sakin bir sesle cevap verdi. "Hayır hanımefendi. Ev sahibi kendi evini teslim alıyor." Saatler sonra kapı açıldı. Evin anahtarı bana teslim edildi. İçeri girdiğimde salonun tamamen değiştirildiğini gördüm. Benim seçtiğim mobilyaların yerleri değiştirilmişti. Duvarlara kayınvalidemin tabloları asılmıştı. Yatak odamdaki dolapların tamamı onun kıyafetleriyle doluydu. Benim eşyalarım ise kolilere doldurulup depoya kaldırılmıştı. O an tek bir şey hissettim. Burası artık benim evim değildi. Sadece bana ait olan bir mülkten ibaretti. Avukatıma döndüm. "Satıyorum." Şaşırdı. "Emin misiniz?" "Evet." Bir hafta sonra emlak danışmanı ilanı hazırladı. Daire bulunduğu semtte oldukça değerliydi. Bir ay bile geçmeden alıcı çıktı. Tapu devri tamamlandı. Para hesabıma geçti. Aynı gün yeni sahiplerine anahtarları teslim ettim. Onlar da taşınmadan önce evi tamamen yenileyeceklerini söylediler. Ertesi gün Kerem beni aradı. "Sakın şaka yaptığını söyleme." "Hayır." "O ev satılamaz." "Gördüğün gibi satıldı." "Annem nereye gidecek?" Derin bir nefes aldım. "Bu soruyu bana değil, onu benim evime yerleştirene sor." Telefonun diğer ucunda uzun bir sessizlik oldu. Sonra ilk kez sesi titredi. "Selin... Bir hata yaptım." "Hayır Kerem." "Hata yanlış şifreyi girmektir." "Sen ise doğumdan çıkan eşini, yeni doğmuş bebeğinle birlikte kendi evinin kapısında bıraktın." Telefon yüzüne kapandı. Boşanma davamız da kısa süre sonra sonuçlandı. Mahkeme; çocuğumuzun üstün yararını dikkate alarak velayeti bana verdi. Kerem'in çocukla düzenli görüşmesine karar verildi ve nafaka yükümlülüğü de hükme bağlandı. Aylar sonra yeni evimin balkonunda bebeğimi kucağımda uyuturken düşündüğüm tek şey şuydu: İnsan bazen bir evi kaybettiğini sanır. Oysa aslında kaybettiği şey sadece dört duvardır. Ben o gün kapının dışında bırakıldığımda bir eş kaybettim. Ama karşılığında kendime olan saygımı, özgürlüğümü ve çocuğuma huzurlu bir gelecek kurma cesaretimi geri kazandım. Kerem ve annesi ise sonunda gerçekten istedikleri şeye sahip oldular: Sessiz bir ev. Çünkü artık o ev de, ben de, bebeğimiz de onların hayatında değildik.