“Kızımı hemen telefona verin.” Babamın sesi mutfakta yankılandı. Emre’nin yüzündeki renk çekildi. Az önce beni aşağılayan, telefonumu elimden alan, kanlar içinde yerde kalmama rağmen yardım çağırmamı engelleyen adam gitmişti sanki. Elindeki telefon bir anda ağırlaşmış gibi parmakları titremeye başladı. Neriman Hanım, düşürdüğü kaşığı almak için eğildi. Ama eğilirken gözlerini benden kaçırıyordu. Çünkü ilk kez karşılarında susan bir gelin yoktu. Karşılarında, kimin kızı olduğunu henüz anlayamadıkları bir kadın vardı. Telefonu Emre’nin elinden aldım. Parmaklarım buz gibiydi. Bacaklarımdan kan akmaya devam ediyordu. Karnımdaki ağrı artık dayanılacak gibi değildi. “Baba…” diyebildim. Sesim kırıldı. Karşı tarafta bir anlık sessizlik oldu. Sonra babamın sesi değişti. O resmî, soğuk sesin yerini, kızının canından korkan bir babanın sesi aldı. “Kızım, beni iyi dinle. Neredesin? Yanında kim var?” “Evdeyim, baba. Emre… Emre beni dövdü. Neriman Hanım beni itti. Kanıyorum. Bebeğimiz…” Cümlemi tamamlayamadım. Telefonun diğer ucundan bir sandalye devrilme sesi geldi. Babam küfrettiğini belli etmemeye çalışarak derin bir nefes aldı. “Adresini biliyorum. Şimdi ambulans geliyor. Sakın telefonu kapatma. Beni duyuyor musun, kızım? Sakın gözlerini kapatma.” Emre hemen araya girdi. “Efendim, yanlış anlaşılma var. Eşim hamilelikten dolayı biraz hassas. Küçük bir tartışma yaşadık. Aile arasında—” “Sen kimsin?” Babamın sorusu o kadar sakindi ki Emre bir an ne diyeceğini bilemedi. “Ben Emre. Kızınızın kocasıyım. Avukatım.” “Avukat mısın?” “Evet, efendim.” “Öyleyse bir insanın yardım istemesini engellemenin, hamile bir kadına şiddet uygulamanın ve olası bir suçun delillerini ortadan kaldırmaya çalışmanın ne anlama gelebileceğini biliyorsundur.” Emre’nin dudakları aralandı. “Ben hiçbir delili—” Babam sözünü kesti. “Telefonu hoparlöre al.” Emre bana baktı. Sonra annesine. Neriman Hanım hemen başını salladı. Yapma, der gibiydi. Ama Emre artık kontrolün kendisinde olmadığını anlamıştı. Telefonu titreyen eliyle hoparlöre aldı. Babam devam etti. “Şimdi kızımın yanından çekil. Ambulans ekibinin çalışmasına engel olursan, bunu da ayrıca bildirirsin.” “Burada ambulanslık bir durum yok.” Bu kez babamın sesinde öfke vardı. “Bacaklarından kan akan yedi aylık hamile bir kadının ambulanslık bir durumu olmadığını nereden biliyorsun, Emre Bey? Doktor musun sen?” Emre sustu. Neriman Hanım dayanamadı. “Beyefendi, siz ailemizin içine girmeden önce bir dinleyin! Gelininiz eve geç geldi. Ben de yalnızca—” “Hanımefendi.” Babamın tek kelimesi kadını susturdu. “Kızımın kanaması var. Şu an kendinizi savunmak için harcadığınız her saniyeyi, onun yardım almasını engellemek için harcıyorsunuz.” Neriman Hanım ilk kez bana korkuyla baktı. Yıllardır beni evin içinde küçücük bir yere sıkıştırmıştı. Şimdi ise kendi mutfağında, kendi sözlerinin altında ezilmeye başlamıştı. Babam tekrar konuştu. “Zeynep, beni dinle. Ambulans gelene kadar mümkün olduğunca hareketsiz kal. Yardım geldiğinde ekibin söylediklerini uygula. Ben de geliyorum.” Telefonu göğsüme bastırdım. “Baba, bebeğimizi kaybetmek istemiyorum.” Bu söz ağzımdan çıktığında mutfakta kimse kıpırdamadı. Emre’nin gözleri karnıma indi. Belki ilk kez orada yalnızca kendisinin soyadını taşıyacak bir çocuk görmedi. Belki ilk kez, karşısında canı yanan bir insan olduğunu fark etti. Ama o fark ediş çok geç gelmişti. Ambulansın sireni duyulduğunda Neriman Hanım salonun kapısına koştu. “Komşular duyacak!” diye fısıldadı. “Emre, kapıyı arka taraftan aç. Bizi rezil etme!” Bizi. Hâlâ beni değil, kendilerini düşünüyordu. Emre ise yerinden kıpırdamadı. İki dakika sonra sağlık görevlileri içeri girdi. Beni yerde bulduklarında biri hemen yanıma çömeldi, diğeri ekipmanlarını hazırladı. “Kaç aylık hamilesiniz?” “Yedi.” “Kanama ne zamandır devam ediyor?” “Yaklaşık on dakika… Belki daha fazla.” Görevlinin yüzündeki ciddiyet arttı. Bana sorular soruyor, durumumu değerlendiriyor, beni hastaneye götürmek için hazırlık yapıyorlardı. Ben yalnızca bebeğimin yaşamasını istiyordum. Beni sedyeye alırlarken Emre bir adım yaklaştı. “Ben de geliyorum.” Başımı ona çevirdim. Dudağım şişmişti. Ağzımda kanın metalik tadı vardı. “Hayır,” dedim. Tek kelime. Ama yıllardır ilk kez, söylediğim şeyin arkasında durabilecek gücü kendimde bulmuştum. Emre şaşkınlıkla yüzüme baktı. “Zeynep, saçmalama. Ben senin kocanım.” “Ben kanarken telefonumu elimden alan da sendin.” “Öyle demek istemedim.” “Beni tokatladığında ne demek istemiştin?” Cevap veremedi. Neriman Hanım hemen araya girdi. “Bak kızım, şimdi öfkeyle konuşuyorsun. İnsan evliliğinde böyle şeyler olur. Yarın sakinleşince—” Sağlık görevlilerinden biri başını kaldırdı. “Hanımefendi, lütfen geri çekilin.” Neriman Hanım’ın yüzü kızardı. “Ben onun kaynanasıyım!” Görevli hiç tartışmadı. “Şu anda hastamızın tedaviye ihtiyacı var. Lütfen yol açın.” Hastamız. Bu kelimeyi duyduğumda gözlerim doldu. Bu evde bana yıllarca tembel, beceriksiz, nankör denmişti. Bir yabancıysa bana yalnızca hastamız demişti. Ve o kelimenin içinde bile bana gösterilen saygı, bu evde gördüğüm bütün sözde sevgiden daha gerçekti. Sedyeyle kapıdan çıkarılırken Emre arkamdan bağırdı. “Zeynep! Bunu ailemize yapamazsın!” Gözlerimi kapatmadım. Başımı çevirip son kez ona baktım. “Ben ailemize hiçbir şey yapmadım, Emre. Sen yaptın.” Hastaneye vardığımızda beni doğrudan değerlendirmeye aldılar. Doktorlar bebeğimin kalp atışlarını kontrol etmek için çalışırken ben tavandaki beyaz ışıklara bakıyordum. Her saniye bir saat gibiydi. Bir hemşire elimi tuttu.