Kayınvalide, Kahve ve Tapu

Tüm masrafları karşılamama rağmen, kayınvalidem hâlâ benden fazladan 150.000 lira talep ediyordu. Reddedince kontrolünü kaybetti ve yüzüme sıcak kahve fırlattı. Gözyaşları içinde, pişman olacağını söyleyerek evi terk ettim. Ertesi sabah, onu sert bir sürpriz bekliyordu. Bir Salı gecesi, o evdeki her şeyi zaten ben ödüyor olmama rağmen, kayınvalidem benden fazladan yüz elli bin lira istedi.Ev kredisi, faturalar, emlak vergileri, mutfak masrafı... Onun ilaçları, işini kaybettikten sonra kocamın araba taksitleri; hatta "sinirlerine iyi geldiğini" iddia ettiği o en üst paket dijital kanal üyeliği bile. On bir aydır, Ankara’da kıdemli hasar analisti olarak haftada altmış saat çalışıyor ve tek maaşla üç yetişkine bakıyordum. Kendime bunun geçici olduğunu söyleyip duruyordum. Kocam Emre, annesi Dilek Hanım’ın ikinci boşanmasından ve maddi sıkıntılarından sonra sadece "biraz zamana" ihtiyacı olduğunu söylemişti. O "biraz zaman", mutfağımı ele geçirmesine, yemeklerimi eleştirmesine ve maaşımı kendi hakkıymış gibi görmesine dönüşmüştü. O gece eve bitkin bir halde geldim, bilgisayar çantamı kapının yanına bıraktım ve Dilek Hanım’ı kahvaltı barında ipek sabahlığıyla otururken buldum; bakımlı elleriyle benim kupalarımdan birini kavramıştı. Selam vermedi. "Cuma gününe kadar bir yüz elli bin liraya daha ihtiyacım var," dedi. Yanlış duyduğumu sanarak önce güldüm. "Ne için yüz elli bin lira daha?" Gözlerini kıstı. "Aptala yatma. Hesabına yatan prim ödemesini gördüm." Mideme bir ağrı saplandı. Yine postalarımı karıştırmış, hatta Emre ayarları asla düzeltmediği için ortak ofis yazıcısından çıkan banka bildirimlerini okumuştu. "O para senin değil," dedim. "Eğer bu evde huzur istiyorsan benimdir." Anahtarlarımı yavaşça masaya bıraktım. "Zaten her şeyi ben karşılıyorum." "Eee?" diye tersledi. "Bu aileye gelin geldin. Aile aileye yardım eder." Emre’nin maç izlediği salona doğru baktım. Kaskatı kesilmişti ama yerinden kıpırdamıyordu. Bu bana her şeyi anlattı: Bu konuşmanın geleceğini biliyordu. Tekrar kadına döndüm. "Yüz elli bin lirayı ne yapacaksın?" Dilek Hanım çenesini dikti. "O seni ilgilendirmez." Bu cevap yeterliydi. Telefonumu çıkardım, banka uygulamasını açtım ve aile giderleri için kullandığım hesaba bağlı ortak kartı kontrol ettim. İşte oradaydı; Kıbrıs’taki lüks bir otel-kumarhaneden üç yeni harcama ve Nişantaşı’ndaki butik bir çantacıdan bir işlem. Başımı kaldırdım. "Kartımı zaten kullanıyormuşsun." Emre sonunda ayağa kalktı. "Leyla, sadece sakin ol..." Ona dik dik baktım. "Kartımı ona sen mi verdin?" "Acil durumlar içindi," diye mırıldandı. Dilek Hanım kupayı masaya vurdu. "Sanki bir azizenin rızkını çalıyorum! Paranız var. Yüz elli bin istiyorum ve Cuma’ya kadar olacak." "Hayır." Yüzü anında sertleşti. "Efendim?" "Hayır dedim." Sessizlik bir saniye bile sürmedi. Sonra kupayı kaptığı gibi sıcak kahveyi doğruca yüzüme fırlattı. Acı anında geldi; haşlayıcı, kör edici ve engelleyemediğim bir çığlık attıracak kadar şok ediciydi. Kahve yanağıma, boynuma, köprücük kemiğime ve bluzuma sıçradı. Kupa, ayaklarımın dibindeki fayanslarda paramparça oldu. Acı ve şaşkınlıktan akan gözyaşları içinde, bir elimle cildimi tutarak tezgaha doğru geriledim. Emre, "Anne!" diye bağırdı. Dilek Hanım, sanki ona bir şey yapmışım gibi nefes nefese ve hâlâ öfkeli bir halde orada duruyordu. Yanan gözlerimle ikisine de baktım. "Sizi asla affetmeyeceğim," dedim sesim titreyerek. "Buna pişman olacaksınız." Sonra çantamı, anahtarlarımı ve Emre’nin sormaya hiç tenezzül etmediği çalışma masasındaki çekmecede duran dosyayı—tamamı benim adıma olan tapuyu—aldım ve dışarı çıktım.