Kayınvalidesi doğumdan önce ona bakarak şöyle dedi

BÖLÜM 1 —Eğer o bebek ölürse, Elif… sonunda hiçbir zaman anne olmaman gerektiğini kabul etmek zorunda kalacaksın. Söz, hastane odasına bir tokat gibi düştü. Süheyla Demir, fildişi rengi kusursuz takımı ve incileriyle, bunları söylerken tek bir suçluluk belirtisi bile göstermedi. Karşısında Elif Yılmaz, dokuz aylık karnının üzerinde ellerini sımsıkı kenetlemiş, nefesinin göğsünden çekilip alındığını hissediyordu.Demir bir anda ayağa fırladı. —Bir daha eşime böyle konuşursan, annem olsan bile seni bu hastaneden attırırım. Süheyla başını dikleştirdi. —Sadece kimsenin söylemeye cesaret edemediğini söylüyorum. On yıldır servetler harcıyorsunuz, düşükler yaşıyorsunuz ve bu aileyi sürekli bir yas evine çevirdiniz. Kız kardeşin sana taşıyıcı annelik teklif etti. Ama sen hâlâ bir takıntıya tutunuyorsun. Elif gözlerini kapattı. Dört tüp bebek denemesi, üç düşük ve bir erken doğum yaşamıştı. Her yılbaşı, her vaftiz töreni, her aile yemeğinde Süheyla’nın sözlerine katlanmıştı. “Bazı kadınlar doğurmak için yaratılmıştır, bazıları değil,” derdi Süheyla; sanki acı bir kader hükmüymüş gibi. Mert, İstanbul’un en güçlü gayrimenkul iş insanlarından biriydi; milyonluk anlaşmaları tek imzayla kapatabiliyordu ama annesinin acımasızlığını susturamıyordu. O sabah ise kapıyı açtı. —Çık. Oğlum, onu seven insanların olduğu bir ortamda doğacak. Süheyla öfkeyle çıktı, giderken Elif’e son bir bakış attı. —Umarım bir daha parçalarını toplamamızı istemek zorunda kalmazsın. Saatler sonra sancılar başladı. Özel Nisa Kadın Doğum Hastanesi en iyi ekibini hazırlamıştı. Mert, Elif’in elini tutarak sedyenin yanında yürüdü. —Emir az kaldı —diye fısıldadı—. Sen ve o iyi olacaksınız. Elif inanmak istedi. Dokuz ay boyunca neredeyse hiç dışarı çıkmamıştı. Her adımını, her lokmasını dikkatle ölçmüştü. Bebek odası haftalar önce hazırlanmıştı: açık renk ahşap bir beşik, çocuk kitapları, rafın üzerinde bir nazar boncuğu ve Elif’in annesinin ördüğü bir battaniye. Doğum uzun sürdü ama sonunda odayı keskin bir bebek çığlığı doldurdu. —3 kilo 420 gram erkek bebek —dedi doktor. Mert gözyaşlarını tutamadı. Elif’in alnını öptü ve birlikte seçtikleri ismi tekrarladı. —Emir… bizim Emir’imiz. Ama ağlama bir anda kesildi. Bir hemşire bebeğin üzerine eğildi. Diğeri müdahale ekipmanını getirdi. Doktorun yüzündeki ifade değişti. —Nefes almıyor. Oksijen verin! Oda bir anda emirler, eldiven sesleri ve cihaz alarmlarıyla doldu. Elif doğrulmaya çalıştı. —Oğluma ne oldu? Kimse cevap vermedi. Mert, minik bedene kalp masajı yapılırken monitördeki çizginin zayıfladığını izliyordu. Dakikalar uzayıp gitti. Sonunda neonatolog ellerini indirdi. —Üzgünüm. Kalp aktivitesi yok. Elif’in çığlığı odada yankılandı, sonra boşluğa karıştı. Mert donup kalmıştı, duyduklarını anlamamış gibiydi. O anda Süheyla kapıda belirdi. Habersiz geri dönmüştü. Beyaz örtünün altındaki küçük bedeni görünce eli göğsüne gitti. Elif ilk kez ondan bir merhamet bekledi. Ama Süheyla sadece fısıldadı: —Söylemiştim… bu takıntı hepimizi mahvedecek. Mert bir anda kapıya yöneldi ve güvenliğe annesini çıkarmalarını emretti. Elif, hâlâ kan kaybeden bedeniyle sessizleşti. Gözlerindeki ışık sönmüştü. Koridorda, temizlik personelinden genç bir kadın her şeyi duymuştu. Adı Zeynep Kaya’ydı. 25 yaşındaydı ve üç yıldır hastanenin koridorlarını temizliyor, geceleri ise elinden geldiğince ilk yardım ve hemşirelik üzerine çalışıyordu. Yenidoğanın öldüğü söylendiğinde elindeki paspas yere düştü. Depodaki acil malzemeleri hatırladı, bir hafta önce fark ettiği çok küçük bir detayı zihninde canlandırdı ve koşmaya başladı. Kimse az sonra olacakları tahmin edemezdi…