İçeri girdiğimde kocam Fikret mutfaktaydı. Tezgaha arkası dönük durmuş, kahvenin sonunu Nehir’in doğduğu yıldan beri sakladığımız o kenarı kırık kupaya koyuyordu. Arkasına dönmedi. "Bayağı geciktin, Nihal." Hemen cevap vermedim. Yanına gittim; bileklik avucumda sıkıca duruyor, kalbim umutla korku arasında bir yerlerde güm güm atıyordu. "Fikret," dedim sessizce, elimi uzatarak. "Şuna bak." "Bayağı geciktin, Nihal." Kaşlarını çatarak döndü. "Nedir bu?" "Tanımadın mı?" Gözleri avucumdaki altın kordona kaydı. Onu iyice yukarı, burnunun dibine kadar kaldırdım. Çenesi kilitlendi. "Nereden buldun bunu?" "Bit pazarında. Öyle dolanıyordum." "Satın mı aldın?" "Nereden buldun bunu?" "Bir adam satıyordu. Bu sabah genç bir kadının ona sattığını söyledi. Büyük kıvırcık saçları varmış." Sesim titriyordu. "Fikret, bu onun. Biliyorum. Bak!" Bilekliği çevirip arkasındaki yazıyı gösterdim. "Annesi ve babasından Nehir’e." Okumadı bile. Sanki bileklik onu yakıyormuş gibi geri çekildi. "Aman ya Rabbi, Nihal." "Bu onun bilekliğine benziyor!" "Bunun o olduğunu bilemezsin." "Fikret, bu onun. Biliyorum. Bak!" "Evet, biliyorum Fikret. Biliyorum." Sesimin yükseldiğini hissettim. "Bunu onun mezuniyeti için özel yaptırmıştık. Bu bir taklit değil. Tesadüf de değil. Bu... kaybolduğu gün bileğindeydi." Kahveyi tezgaha niyetlendiğinden daha sert bıraktı. Kahve kenarlardan taştı. "Yine mi başlıyoruz? Bu yoldan tekrar gidemem Nihal." "Ne yapıyormuşum?" "Hayaletlerin peşinden koşuyorsun! O bilekliğin nerelerden geçtiğini bilmiyorsun. İnsanlar bir şeyler çalar. Sonra onları satarlar. Belki de birisi onu bir bağış kutusundan çıkardı." "Bu yoldan tekrar gidemem Nihal." "Üzerinde yazı var," dedim ona bakarak. "Bunun bir şey ifade ettiğini mi sanıyorsun? Onun hayatta olduğunu mu kanıtlıyor bu?" "Ona dokunduğu anlamına geliyor. Yakın bir zamanda. Bu senin için hiçbir şey ifade etmiyor mu?" Elini saçlarının arasından geçirdi. "O gitti. Gitmesine izin vermelisin artık." "Peki ya gitmediyse?" Cevap vermedi. Kahvesini dumanı üstünde bırakarak, havada adı konulamaz bir gerginlik bırakıp odadan hışımla çıktı. "Onun hayatta olduğunu mu kanıtlıyor bu?" O gece akşam yemeği yemedim. Kanepede kıvrılıp bilekliği göğsüme bastırdım; sonra hiçbir şey olmayacağını bilmeme rağmen telefonumu kontrol ettim. Zihnimde onu son görüşümü canlandırıp durdum; Nehir çıplak ayakla, bir yandan waffle kızartmaya çalışıp bir yandan saçını toplarken gülüyordu. Büyürken tam adını söyleyemezdi. Sahra diyemez, kendine hep "Nehir" derdi. Öylece kalmıştı. Tatlıydı, ona aitti. Ve o benimdi. Hâlâ. Bir yerlerde... Elimde bileklik, hiç iyileşmeyen o sızıya bastırılmış halde öylece uyuyakalmışım. Kanepede kıvrılıp bilekliği göğsüme bastırdım.