“Sonra onu aradın mı?” “Hayır. İlk başta aramadım.” “Niçin?” “Çünkü kırk yıl boyunca beni aramayan birine, ben neden gitmeliyim diye düşündüm.” Bir an sustu. “Sonra bir gün kendime başka bir soru sordum. Hayatım boyunca cevabını beklediğim şeyi hiç sormadan ölürse ne olacaktı?” Üç ay kadar önce babamın evine gitmiş. Kapıyı babam açmış. Sevgi kendisini tanıttığında babamın elindeki çay bardağı titremiş. “İlk söylediği şey neydi?” diye sordum. Sevgi’nin gözleri doldu. “Bana ‘Annen nasıl?’ diye sordu.” Bu cevabı duyunca içimde tarif edemediğim bir sızı hissettim. Kırk yıl önce bıraktığı bir aileden haberi olmayan adam, ilk olarak eski eşini sormuştu. Sevgi annesinin öldüğünü söyleyince babam kapının önündeki sandalyeye oturmuş. Uzun süre konuşamamış. Sonunda sadece: “Çok geç kaldım,” demiş. Sevgi başını kaldırdı. “Ben ona bağırmaya gitmedim, Derya. Artık bunun bana bir faydası olmayacağını biliyordum. Sadece neden bizi bıraktığını öğrenmek istedim.” “Ne cevap verdi?” “Gençliğini bahane etmedi. Annemi suçlamadı. Bana dönüp ‘Korkaktım’ dedi. ‘Kendi rahatımı sizden önemli tuttum. Sonra her geçen yıl geri dönmek daha zor geldi.’” Bu sözleri dinlerken babama karşı duyduğum öfke başka bir şekle büründü. Ben onu hep iyi bir baba olarak tanımıştım. Okul toplantılarıma gelmişti. Hastalandığımda başucumda beklemişti. Üniversiteyi kazandığım gün benden daha fazla sevinmişti. Ama aynı adam, başka bir çocuğunun bütün bunları yaşamadan büyümesine izin vermişti. Böyle bir gerçeği kabul etmek kolay değildi. “Peki evi neden sana verdi?” diye sordum. Sevgi fotoğrafı çantasına koydu. “İşte o konu sandığından daha karmaşık.” Babam, Sevgi’yle yeniden görüştükten sonra birkaç kez huzurevine gitmiş. Sevgi orada çalıştığı için onu iş çıkışlarında beklemiş, yakınlardaki bir çay ocağında konuşmuşlar. Başlarda Sevgi onunla fazla vakit geçirmek istememiş. “Bunca yıl neredeydin de şimdi babalık yapmak istiyorsun?” diye sormuş. Babam da bunun cevabının olmadığını söylemiş. Bir keresinde Sevgi ona şunu demiş: “Ben küçükken bir babam olsun diye çok bekledim. Şimdi büyüdüm. Kendi hayatımı kurdum. Senin bana bugün vereceğin hiçbir şey o günleri geri getirmeyecek.” Babam buna itiraz etmemiş. Yine de görüşmeye devam etmişler. Sevgi bir gün babamın yüzündeki endişeyi fark etmiş. “Neyin var?” diye sormuş. Babam önce anlatmak istememiş. Sonra ona kocam Erdem’den bahsetmiş. Bu noktada nefesim kesildi. “Erdem’den mi?” “Evet.” “Babam kocam hakkında ne söyledi?” Sevgi bana dikkatle baktı. “Evin satılması için hazırlık yapıldığını öğrendiğini söyledi.” “Nasıl bir hazırlık?” “Senin kocanın, onun adına vekâletname düzenlettiğini düşündüğünü söyledi.” Bir anda yerimden doğruldum. “Bu mümkün değil!” Sevgi sesini yükseltmedi. “Ben de ilk duyduğumda inanmadım.” “Erdem böyle bir şey yapmaz.” “Belki senin tanıdığın Erdem yapmaz, Derya. Ama baban elindeki belgeyi görmüş.” O gün çay bahçesinden kalkarken Sevgi bana bir şey daha söyledi. “Baban evini bana vermek istediğinde kabul etmedim. Ona, çocuklarının hakkı olabileceğini söyledim.” “Peki neden kabul ettin?” “Çünkü bana ‘Bu ev seni zengin etmek için değil, bir yanlışın önüne geçmek için’ dedi.” O anda babamın telefon konuşmasındaki sözünü hatırladım. “Erdem’e sor bakalım. Benim adıma ne yapmaya hazırlanıyormuş?” Eve döndüğümde kocam salonda bilgisayar başındaydı. Önüne geçtim. “Bana doğruyu söylemeni istiyorum.” Başını kaldırmadan sordu: “Ne olmuş yine?” “Babam adına vekâletname hazırladın mı?” Bilgisayarın kapağını kapattı. “Kim söyledi?” “Hazırladın mı?” “Derya, şimdi bu konuların sırası değil.” “Hazırladın mı, Erdem?” Bir süre sustu. Sonra sinirlenmeye başladı. “Evi satmayı konuşmuştuk. Babanın masrafları var. Sen de biliyorsun.” “Evi satmayı sen konuşmuştun. Babam kabul etmedi.” “Peki ne yapacaktık? Adam tek başına yaşayamaz hâle geldi. Huzurevinin aylığı da az değil.” “Babamın evi babamın. Onun izni olmadan nasıl satabilirsin?” Erdem sandalyesinden kalktı. “Ben ailem için uğraşıyorum!” O cümle bana yıllarca güven vermişti. Ama o gün ilk defa farklı duydum. “Ailem için.” Sanki babam o ailenin dışında kalıyordu. Ve onun evi, kendisiyle ilgilenmek yerine kullanılabilecek bir kaynakmış gibi görülüyordu. “Belgeyi göster,” dedim. “Ne belgesi?” “Vekâletnameyi.” Önce itiraz etti. Sonra çalışma masasının alt çekmecesinden bir dosya çıkardı. İçinde babamın kimlik bilgilerini taşıyan, noter vekâletnamesi gibi düzenlenmiş bir belge vardı. Babamın imzasına benzeyen bir imza da bulunuyordu. O imzayı hemen tanıdım. Çünkü çocukluğumdan beri karne belgelerimde, okul izin kâğıtlarımda, banka işlemlerinde görmüştüm. Ama bu imza tuhaftı. “Babam bunu imzalamadı,” dedim. Erdem sessiz kaldı. “Erdem, bunu kim imzaladı?” “Bir taslaktı.” “Üzerinde babamın imzası var!” “Derya, sen olayları gereksiz büyütüyorsun.” O an içimde bir şey koptu. Kocamın yüzüne bakıp sordum: “Bu sahte mi?” Bana cevap vermedi. Cevap vermemesinden korktuğum gerçeği anladım. Ertesi gün avukata gittiğimde belgenin gerçek bir noter vekâletnamesi olmadığını ve üzerinde ciddi usulsüzlük işaretleri bulunduğunu öğrendik. Daha sonra yapılan incelemelerde babamın böyle bir vekâlet vermediği de ortaya çıktı. Kocamın amacı, babamın evinin satışı için onun adına yetki sahibiymiş gibi hareket etmekti. Henüz satış gerçekleşmemişti. Ancak babam bunu sezmiş, eline geçen belgeyi görmüş ve biz huzurevi konusunu ailece konuşmadan önce harekete geçmişti. Evi Sevgi’ye devretmesinin nedeni buydu. Erdem’in elindeki belgeyle babamın evini elden çıkarma girişimini durdurmak istemişti. Bunu yaparken de yıllar önce terk ettiği kızına ilk defa gerçek anlamda güvenmişti. O gün avukattan çıkarken yalnızca kocamın yaptığı şeyi düşünmüyordum. Kendimi de düşünüyordum. Çünkü Erdem’in son aylarda babamın evini satmak için ne kadar ısrar ettiğini biliyordum. Bir akşam bana: “Babanın evi boşuna duruyor. Biz kirada oturuyoruz. O parayla hem onun bakımını karşılarız hem kendimize bir düzen kurarız,” demişti. Ben de: “Babamla konuşuruz,” diye geçiştirmiştim. Sonra konuşmamıştım. Çünkü babamın buna razı olmayacağını biliyordum. Belki kocamın nereye kadar gidebileceğini tahmin etmemiştim. Ama babamın kendisini tehdit altında hissetmesine yol açan konuşmaların evimizde yapıldığını da inkâr edemezdim. O akşam babamı aradım. Telefonu Sevgi açtı. “İhsan Bey dinleniyor,” dedi. “Ben kızıyla konuşuyorum. Babamla görüşmek istiyorum.” Bir an durdu. Sonra yumuşak bir sesle: “Ben de kızıyım, Derya,” dedi. O cümle beni susturdu. İlk defa ona karşı ne söyleyeceğimi bilemedim. Birkaç dakika sonra babam telefonu aldı. “Derya?” “Baba, Erdem’in yaptığı şeyi öğrendim.” “Biliyorum.” “Bana neden söylemedin?” “Ne söyleseydim kızım?” “Beni uyarsaydın!” Babam öksürdü. Sonra: “Uyardım,” dedi. “Birkaç defa Erdem’in evle ilgili konuşmalarından rahatsız olduğumu söyledim. Sen her defasında ‘Baba, yanlış anlıyorsun’ dedin.” Hatırlıyordum. Bir akşam babam bana: “Derya, Erdem benim tapu bilgilerimi neden istiyor?” diye sormuştu. Ben de hiç düşünmeden: “Vergiyle ilgili bir şey araştırıyor olabilir,” demiştim. Başka bir gün: “Evle ilgili konuşmadan benim adıma hiçbir işlem yapılmasını istemiyorum,” demişti. Ben de ona: “Kimse senin evini elinden almıyor baba,” diye çıkışmıştım. Ne kadar kolaymış o zamanlar bu sözleri söylemek. Babam telefonda devam etti. “Ben size düşman olmadım kızım. Ama kendi evimde kendimi güvende hissetmez oldum.” Ağlamaya başladım. “Peki Sevgi’ye neden güvendin?” Babam biraz bekledi. “Çünkü kızım olduğunu öğrendiğim hâlde, benden bir şey istemeyen tek insan oydu.” “Biz senden bir şey mi istedik?” “Sen istemedin belki. Ama etrafında olup bitene de bakmadın.” İtiraz edecek söz bulamadım. “Baba, peki neden evi satmak yerine doğrudan ona verdin?” “Çünkü yıllar önce ona vermem gereken şeyleri veremedim. Bir babanın yanında büyümek, güvende hissetmek, gerektiğinde kapısını çalabileceği bir evinin olduğunu bilmek… Bunların hiçbirini sağlayamadım.” “Bir ev kırk yılı telafi eder mi?” “Etmez kızım. Bunu Sevgi de söyledi. Ama bazı yanlışları düzeltemesek bile yenisini yapmamaya çalışabiliriz.” Sonra sesini alçalttı. “Ben o evi Sevgi’ye bıraktığımda, onun ne kadar az şeye sahip olduğunu düşünmedim. Ne kadar çok şeyini eksilttiğimi düşündüm.” O gün babamla uzun süre konuştuk. İlk defa bana yaşlılığından değil, geçmişinden bahsetti. İlk evliliğinde yaptığı hataları anlattı. Nermin’i neden mutsuz ettiğini, Sevgi’nin çocukluğundan nasıl uzaklaştığını, yıllar geçtikçe geri dönmeye neden daha fazla utandığını söyledi. “Biliyor musun Derya,” dedi, “Sevgi’yi ilk gördüğümde bana sarılmadı. Elimi bile sıkmak istemedi. Sadece yüzüme baktı. O bakışta kırk yıl vardı.” Bir süre sustu. “Sen hiç babasız büyümedin. Bunun ne demek olduğunu bilmeni de istemezdim.” Sonra ekledi: “Ben Sevgi’ye baba olamadım. Ama senin de beni sadece bir evin sahibi olarak hatırlamanı istemiyorum.” Telefonu kapattığımızda saat gece yarısına yaklaşıyordu. O gün babama söz verdim. “En kısa zamanda yanına geleceğim.” Babam: “Gel kızım,” dedi. “Çay içeriz.” Ama gitmedim. İşte hikâyemin en utanç verici yeri burası. Gitmedim. İlk birkaç gün Erdem’le tartışmalarımız sürdü. Avukatla görüştüm. Belgeler incelendi. Erdem, yaptığının yanlış olduğunu kabul etmek yerine sürekli kendisini savundu. “Ben kötü niyetli değildim. Ev zaten bir gün sizin olacaktı,” diyordu. Ama ben artık bu cümleyi duymak istemiyordum. Çünkü bir gün miras kalabileceğini düşündüğümüz bir ev, bugün babamın sahip olduğu evdi. Bu ikisi aynı şey değildi. Yine de babamı ziyaret etmedim. Önce iş yerindeki yoğunluğu bahane ettim. Sonra evdeki tartışmaları. Bir başka gün Volkan’ın da gelmesini bekledim. “Birlikte gideriz,” dedim. O da işlerinin yoğun olduğunu söyledi. Derken bir hafta geçti. Sonra ikinci hafta. Babam aradığında bazen açtım, bazen daha sonra konuşmak üzere telefonu kapattım. O ise her konuşmada aynı soruyu soruyordu. “Ne zaman geleceksin kızım?” Ben de hep aynı cevabı veriyordum. “Bu hafta baba.” Ama o hafta bir türlü gelmiyordu. Üçüncü haftanın sonunda Sevgi beni aradı. “Derya, babanın son günlerde iştahı azaldı.” “Doktor gördü mü?” “Gördü. Kontrolleri yapılıyor. Yaşı da ilerledi. Biraz güçsüz.” “Bir şey mi oldu?” “Şu an acil bir durum yok. Ama seni görmek istiyor.” Yine gitmedim. Bu satırları yazarken kendimi savunacak bir gerekçe bulamıyorum. Çünkü o gün işe gidebildim. Markete uğrayabildim. Akşam evde yemek yapabildim. Telefonumda saatlerce gereksiz şeylere bakabildim. Ama babamı görmek için yolumu değiştiremedim. İçimde hâlâ bir kırgınlık vardı. Bana söylemeden evi devretmesine, bir ablam olduğunu yıllarca saklamasına, beni yıllarca bambaşka bir aile hikâyesine inandırmasına kırılmıştım. Kırgınlığım gerçekti. Ama bunun babamı bir kez bile görmememin bahanesi olamayacağını çok geç anladım. Bir sabah Sevgi yeniden aradı. Bu kez sesi farklıydı. “Derya, babanı hastaneye götürdük.” Kalbim sıkıştı. “Ne oldu?” “Gece rahatsızlandı. Doktorlar ilgileniyor.” “Ciddi mi?” “Gelmeni isterim.” O gün işten izin almak için uğraştım. Erdem’le yine bir tartışma yaşadım. Hastaneye gitmek üzere hazırlanırken telefonum çaldı. Arayan Sevgi’ydi. Açtığımda hiçbir şey söylemedi. Sadece ağladığını duydum. “Sevgi?” “Derya…” “Ne oldu?” “Babamızı kaybettik.” O an hayatımda ilk defa bir cümlenin insanı nasıl yerinde durdurabileceğini anladım. Babamız. İlk kez o kelimeyi ikimiz için birlikte kullanmıştı. Ve biz o babayı kaybetmiştik. Babam hastanede hayatını kaybettiğinde yetmiş dokuz yaşındaydı. Bayram sabahı onu bıraktığımız huzurevinde birkaç haftadan biraz fazla kalmıştı. O süre boyunca Sevgi onunla neredeyse her gün ilgilenmişti. Boş zamanlarında odasına uğramış, bazen beraber çay içmiş, bazen de eski fotoğraflara bakmışlar. Babam ona çocukluğumdan bahsetmiş. “Derya küçükken yağmurdan korkardı,” demiş. “Okula ilk başladığında elimi bırakmak istemezdi.” Sevgi daha sonra bunları bana anlattığında içim parçalandı. Çünkü babam, terk ettiği kızına büyüttüğü kızının çocukluğunu anlatmıştı. Belki Sevgi bunları duymak bile istememişti. Ama dinlemişti. “Biliyor musun,” dedi bana, “onu dinlerken bazen kıskandım. Senin sahip olduğun şeyleri düşündüm. Sonra karşımda oturan yaşlı adama baktım. Artık geçmişten hesap sormanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini fark ettim.” “Onu affettin mi?” diye sordum. Sevgi uzun süre düşündü. “Tam olarak bilmiyorum. Ama son günlerinde yalnız olmasını istemedim.” Bu cevabı duyunca ağlamaya başladım. Çünkü Sevgi’nin gösterdiği merhameti ben gösterememiştim. Babamın cenazesinde yan yana durduk. Volkan’la birlikte gelenleri karşıladık. Sevgi biraz geride, sessizce duruyordu. Bazı akrabalar onun kim olduğunu sordu. Ben ilk defa yüksek sesle: “Ablam,” dedim. Sevgi başını kaldırıp bana baktı. O ana kadar birbirimize kardeş gibi davranmamıştık. Belki bundan sonra da hemen davranamayacaktık. Ama bu gerçeği artık inkâr etmek istemiyordum. Cenazeden sonraki günlerde babamın evine girmeye cesaret edemedim. Erdem’le aramızdaki güven neredeyse tamamen yok olmuştu. Vekâletnameyle ilgili hukuki süreç başlatılmıştı. Artık onun açıklamalarını dinlemek istemiyordum. Volkan ise bana sürekli aynı soruyu soruyordu: “Evi gerçekten Sevgi’de mi bırakacağız?” Ona her defasında: “Bilmiyorum,” diyordum. Aslında biliyordum. Tapuda ev Sevgi’nin üzerineydi. Babam işlemi sağlığında yapmıştı. Kocamın hazırladığı sahte belgeyle de ilgisi vardı. Ama aile içinde yıllarca bize ait sandığımız bir evin artık başka birine ait olduğunu kabullenmek kolay değildi. Sevgi ise ne Volkan’ı ne beni arayıp ev hakkında konuştu. Sadece babam için mevlit okutacağını söyledi. “Gelirseniz sevinirim,” dedi. Mevlit, babamın eski evinde yapılacaktı. Böyle olmasını Sevgi istemişti. “Babanız o evde yıllarca yaşamış. Onu anmak için doğru yer orası,” demişti. O gün kapının önüne geldiğimde ellerim titriyordu. Anahtarım hâlâ çantamdaydı. Ama kapıyı açmadım. Zile bastım. Sevgi açtı. İçeri girdim. Her şey neredeyse eskisi gibiydi. Annemin sevdiği perdeler duruyordu. Koridordaki eski saat yine aynı yerdeydi. Babamın yıllarca oturduğu koltuk pencerenin yanındaydı. Koltukta artık kimse oturmuyordu. Mevlit okundu. Dualar edildi. Komşular geldi. Bazıları babamın iyi bir insan olduğunu anlattı. Bazıları yıllarca kimseyi kırmadığını söyledi. Ben sessizce dinledim. Çünkü artık bir insanın başkaları için ne kadar iyi görünürse görünsün, geçmişinde ne kadar büyük pişmanlıklar taşıyabileceğini biliyordum. Misafirler gittikten sonra Sevgi mutfağa geçti. Bir süre sonra elinde kahverengi bir zarf ve mavi bir dosyayla geri döndü. Masaya oturdu. “Derya, babanın sana bırakmamı istediği bir şey var.” Kalbim hızlandı. “Ne?” Önce dosyayı açtı. İçinden tapu senedini çıkardı. Babamın evinin tapusu. Üzerinde Sevgi Uysal’ın adı yazıyordu. Sonra zarfı bana uzattı. “Bu mektubu bana evi devrettiği gün verdi. Kendisi öldükten sonra açmamı söyledi.” Zarfın üzerinde babamın el yazısıyla ismim vardı. Derya’ya. Ellerim titreyerek açtım. İçinden tek sayfalık bir mektup çıktı. Babamın yazısı biraz bozulmuştu ama her harfini tanıyordum. Şöyle yazmıştı: “Canım kızım Derya, Bu satırları okuyorsan artık yanında değilim demektir. Sana hayatım boyunca söyleyemediğim şeyler oldu. Sevgi’yi senden sakladım. Bu benim hatamdı. Kırk yıl önce bir kızımı geride bıraktım. Yıllarca kendi korkaklığımla yüzleşmedim. Onu aramaya cesaret edemedim. Sen doğduğunda sana iyi bir baba olmaya çalıştım. Ama bir çocuğuma iyi davranmak, diğerine yaptığım yanlışı ortadan kaldırmadı. Evimi Sevgi’ye verdim. Çünkü son zamanlarda evim hakkında benim rızam olmadan bazı işler yapılmaya çalışıldığını öğrendim. Kendi kararımı kendim vermek istedim. Sevgi bu evi istemedi. Bunu bilmeni isterim. Ona çok ısrar ettim. Kabul ettiğinde de bir şartımı dinlemesini istedim. O şart seninle ilgiliydi. Derya, ben senden hiçbir zaman bana bakmanı istemedim. Kendi hayatını bırakıp benim yanımda oturmanı da beklemedim. Sadece bazen gelip yüzümü görmeni istedim. Bir bardak çay içsek yeterdi. Huzurevine gittikten sonra beni bir kez bile ziyaret edersen, Sevgi evin sana geri verilmesi için gereken işlemleri yapmayı kabul etti. Bunu ona ben söyledim. Çünkü o zaman beni yalnızca bir yük olarak görmediğini, evimden bağımsız olarak hâlâ baban olduğumu hissetmiş olacaktım. Ama gelmesen de sana beddua etmeyeceğim. Sen benim kızımsın. Belki ben de Sevgi’nin çocukluğuna dönmek için kırk yıl geç kaldım. Bu yüzden geç kalmanın ne demek olduğunu herkesten iyi biliyorum. Seni seviyorum. Baban.” Mektubun sonuna geldiğimde gözyaşlarım kâğıdın üzerine düştü. Bir kez. Sadece bir kez. Babamın istediği buydu. Ne para. Ne pahalı bir hediye. Ne bütün hayatımı ona adamam. Sadece bir kez odasının kapısını açmamı istemişti. Sevgi sessizce bekledi. Sonra masanın yanındaki başka bir dosyayı önüme koydu. “Bunu da görmeni istedi,” dedi. Dosyada huzurevinin ziyaretçi kayıtlarının bir örneği vardı. Babamın kaldığı günler tek tek yazılıydı. Odası, giriş tarihi, ziyaretçi kayıtları… Kâğıdın altına gözüm takıldı. HUZUREVİ ZİYARETÇİ KAYDI Derya – Kayıtlı ziyaret sayısı 0 İlk yerleştirme günü dışında kayıtlı ziyaret bulunmamaktadır. Sıfır. Babamı bıraktıktan sonra bir kez bile ziyarete gitmemiştim. O kadar telefon konuşması… O kadar tartışma… O kadar tapu belgesi… Ama babamın odasının kapısını bir defa olsun açmamıştım. Elimle ağzımı kapattım. Sevgi bana su uzattı. “Baban her sabah kapıya bakardı,” dedi. “Beni mi bekliyordu?” Başını salladı. “Bazı günler ‘Bugün Derya gelir’ derdi. Bazen pencerenin kenarındaki sandalyeye otururdu.” Ağlamaktan konuşamıyordum. “Peki sen ona ne söylüyordun?” “İşi vardır, gelince görürsünüz, diyordum.” “Hiç kızmadı mı?” Sevgi gözlerimin içine baktı. “Hayır. Son günlerinde bile seni savunuyordu.” Masaya başımı eğdim. Babamın son günlerini düşündüm. Bir odada, pencerenin kenarında oturuyordu. Belki koridordan geçen her ayak sesinde başını kaldırıyordu. Belki telefonunu eline alıp tekrar bırakıyordu. Belki de artık benim gelmeyeceğimi anlamıştı. Ama yine de bekliyordu. Sevgi tapu senedini eline aldı. Bir süre baktı. Sonra yavaşça bana doğru itti. “Derya, babanın bu şartını biliyorum,” dedi. “Ama ben seninle bir ev yüzünden savaşmak istemiyorum.” Başımı kaldırdım. “Ne demek istiyorsun?” “İstersen evin sana devredilmesi için gerekli işlemleri yaparım.” Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Ama ben babamı ziyaret etmedim.” “Biliyorum.” “Şartı yerine getirmedim.” “Onu da biliyorum.” “Peki neden?” Sevgi derin bir nefes aldı. “Çünkü ben yıllarca babamın bana neden hiçbir şey vermediğini düşündüm. Sonra bir gün onun karşısına çıktım. Bana bir ev verdi ama kaybettiğim çocukluğumu geri veremedi.” Bir an sustu. “Bu ev sende olursa kendini daha iyi hissedecek misin bilmiyorum. Bende kalırsa ben daha mutlu olacak mıyım, onu da bilmiyorum.” Tapuyu biraz daha bana yaklaştırdı. “Benim babamla geçirdiğim zaman birkaç haftaydı. Senin onunla otuz sekiz yılın vardı. O yılları kıskandığım oldu. Ama senin şu an yaşadığın pişmanlığı da görüyorum.” Sonra hayatım boyunca unutamayacağım cümleyi söyledi. “Karar senin, kardeşim.” Kardeşim. Bu kelimeyi duyduğumda, tapu senedinden çok daha ağır bir şey masanın üzerine bırakılmış gibi hissettim. Elimi uzattım. Ama tapuyu alamadım. Çünkü babamın evine sahip olabilirdim. Oysa babamı son bir kez görme fırsatına artık hiçbir şekilde sahip olamazdım. Parmaklarım senede birkaç santimetre kala durdu. “Ben bunu hak ettim mi?” diye fısıldadım. Sevgi cevap vermedi. Belki bunun cevabını benim bulmam gerektiğini düşünüyordu. Belki de gerçekten bilmiyordu. Ben de bilmiyordum. Masada uzun süre sessizce oturduk. Bir tarafta babamın kırk yıl önce geride bıraktığı kızı vardı. Diğer tarafta son haftalarında kapısını açmadığı kızı. İkimiz de aynı adamın çocuklarıydık. Ama ikimizin de onunla yarım kalmış bir hikâyesi vardı. Sevgi sonunda tapuyu dosyanın üzerine bıraktı. “Bugün karar vermek zorunda değilsin,” dedi. Ben başımı salladım. O gün evden çıkarken babamın eski koltuğunun yanında durdum. Elimi koltuğun sırtına koydum. Bir an gözlerimi kapatıp sesini hatırlamaya çalıştım. “Gel kızım. Çay içeriz.” Ben o çayı içmeye gitmemiştim. Ve artık gidebileceğim hiçbir yer kalmamıştı. Kapıya yöneldiğimde Sevgi arkamdan seslendi. “Derya…” Döndüm. “Ne olursa olsun, birbirimizi kaybetmek zorunda değiliz.” O an ilk kez ona sarıldım. Babamın hayatı boyunca birbirinden uzak tuttuğu iki kızı, onun evinin kapısında birbirine sarılmıştı. Ama masadaki tapuya hâlâ dokunmamıştım. Çünkü bazen insanın önüne bir servet konur. Ve insan, o servete ulaşmak için yalnızca elini uzatması gerektiğini bilir. Ama uzatamaz. Benim için o ev artık sadece duvarlardan, pencerelerden ve odalardan oluşmuyordu. Babamın açılmasını beklediği bir kapıyı hatırlatıyordu. Ve ben o kapıyı zamanında açmamıştım. Şimdi sizlere sormak istiyorum: Sevgi, kırk yıl önce babası tarafından geride bırakılmış olmasına rağmen son günlerinde onun yanında oldu. Derya ise babasının sevgisiyle büyüdü ama huzurevinde onu bir kez bile ziyaret etmedi. Sizce Sevgi evi Derya’ya geri vermeli mi? Yoksa babasının son günlerinde yanında olan kişi olarak evi elinde tutmaya hakkı var mı? Ve en önemlisi: Derya pişman olduğu için bu evi almayı hak eder mi, yoksa bazı hataların karşılığı parayla, tapuyla veya mirasla ölçülemeyecek kadar büyük müdür?