Kızım bana bağırarak, sadece acıdıkları için bana katlandıklarını söyledi

Dosyaları çıkardım: tapular, İztapalapa’daki iki küçük odanın kira gelirleri, banka hesapları ve Zehra’nın ölümünden önce yaptırmamı zorladığı sigorta belgeleri. Elif, benim sadece küçük bir emekli maaşıyla yaşadığımı sanıyordu. Oysa kırk sekiz yıl boyunca her tamir, her nöbet, her açılan gider ve her fazla iş sessiz bir birikime dönüşmüştü. — Evet, avukat bey — dedim —. Artık eminim. Kimseyi cezalandırmak istemiyorum. Sadece var olabilmek için izin istemeyi bırakmak istiyorum. Aynı gün avukat Elif’e haber verdi. Nerede olduğumu söylemedi. Sadece Fatih’teki dairenin hukuki koruma altına alındığını, kimsenin içeri girip eşyaları kullanamayacağını ve tüm işlemlerin benim yeni talimatıma kadar durdurulduğunu bildirdi. Elif öğleden sonra Murat ve kızlarıyla birlikte daireye geldi. Komşumuz Ayşe teyze, sonradan bana anlattı; kızım korkmuş değil, öfkeliydi. Kapıyı sert sert çalmış, sanki ev hâlâ ona açılmak zorundaymış gibi. Avukat geldiğinde kapıyı yetkili anahtarla açtı. İçeride masa düzenliydi. Anahtarlar, üç mektup ve tahlil zarfı duruyordu. Elif ilk olarak kendi mektubunu aldı. Açtı ama yüksek sesle okuyamadı. Murat kapının yanında yere bakıyordu. Torunlarım koltukta telefonlarına bakarken, tahlil zarfını görünce durdular. Parmakları ekranda ilerlemeyi bıraktı. Mektup hakaret içermiyordu. Bu onları en çok yaralayan şey oldu. Şöyle yazıyordu: “Kızım, gitmemin nedeni seni artık sevmediğim değil. Dün anladım ki senin evindeki varlığım artık sevgi değil, tahammül olmuş. Ben kırk sekiz yıl tesisatçılık yaptım ve şunu öğrendim: borular bir anda patlamaz. Önce damlatır, koku yapar, ses çıkarır, duvarı leker. Ben de size hep işaret verdim. Her pazar sessiz oturduğumda. Her doktor randevusu için eşlik istediğimde. Her torunlara ekmek getirdiğimde ve onların başlarını bile kaldırmadığında. Yalnız olduğumu söylediğimde ‘hepimiz yoruluyoruz’ dediğinde. Dün bana ‘sana acıdığımız için katlanıyoruz’ dedin. Belki haklısın. Ama ben artık katlanılan biri olmak istemiyorum. Televizyon açmanın bile bir eve yük gibi hissettirilmediği bir yerde yaşamak istiyorum.” Elif mektubun sonuna gelmeden ağlamaya başladı. Ama bu bir merhamet ağlaması değildi. Utançtı. Çünkü sessiz yazılmış bir mektup, bir tartışmadan daha çok gürültü çıkarabiliyordu. Sonra tahlil zarfını açtılar. Kan değerlerimde bozulmalar, ciddi bir hastalık şüphesi, acil tetkikler ve yalnız gitmemem gerektiğini söyleyen doktor notu vardı. Elif elini ağzına götürdü. Murat ilk kez başını kaldırdı. — Bunu mu söylemek istiyordu? — dedi. Elif cevap vermedi. Torunlarımdan biri kısık sesle sordu: — Dede hasta mı? Kimse cevap veremedi. Çünkü o ana kadar benim hastalığım, onların rahatsızlığından daha önemsizdi. Avukat Robles başka bir dosya daha koydu masaya. — Hüseyin Bey’in talimatı var — dedi —. Kiralar tedavi, bakım ve ihtiyaçlar için kullanılacak. Tüm sözlü aile yetkileri iptal edilmiştir. Elif öfkeyle gözyaşlarını sildi. — Ben onun kızıyım. Nerede olduğunu bilmeye hakkım var. — Yazma hakkınız var — dedi avukat —. Talep etme değil. Bana ulaşmak istiyorsanız el yazısıyla mektup yazacaksınız. Miras için değil. Görev için değil. Sadece gerçek için. Torunlarımın da mektubu vardı. Büyüğü, Zeynep, önce açtı. Küçük olan Asya ilgisiz görünmeye çalıştı ama yaklaştı. Onlara yazdığım mektupta şunu söyledim: “Sizi seviyorum. Çocukken yaptığınız resimleri hâlâ saklıyorum. Kapıya koşup ‘dedem geldi’ dediğiniz günleri hatırlıyorum. Ama son zamanlarda gözleriniz ekranın içine gömüldü ve size nasıl ulaşacağımı bilemez oldum. Sizden yük olmamı istemiyorum. Sadece yaşlıları sanki artık insan değilmiş gibi görmemeyi öğrenmeyin.” Zeynep sessizce ağladı. Asya ağlamadı. Ama uzun süre telefonunu kapalı şekilde elinde tuttu ve o cümleye baktı. O gece Ayşe teyze bana anlattı; evde kimse yemek yememişti. Elif hastaneleri aramış, komşuları sormuş, mahalleyi dolaşmış, hatta kendinden nefret ederek bunu yaptığını fark etmişti.