KIZIM DOĞUM YAPARKEN HAYATINI KAYBETTİĞİNDE

Ceyda’ya söylenene göre Arda ağır yaralanmış ve ardından yurt dışında tedaviye götürülmüştü. Vedat, Ceyda’ya oğlunun artık onu görmek istemediğini söylemişti. Ceyda buna inanmamıştı. Mektubun sonlarına doğru şu cümle vardı: “Arda’nın beni bırakmadığını biliyorum. Vedat Bey yalan söylüyor. Eğer bana bir şey olursa Ulaş’ı ondan uzak tut. Çünkü torununun varlığını biliyor ve onu kendi istediği şekilde büyütmek istediğini söyledi.” Sandalyeye çöktüm. On yıl boyunca Vedat’ın bana yaklaşmasının nedeni vicdan değilmiş. Ulaş’ı izliyormuş. Tam o anda telefonum çaldı. Ekranda gördüğüm isim kanımı dondurdu. Vedat Alkan. Telefonu açmadım. Bir dakika sonra mesaj geldi. “Bugün mezarlıkta biriyle görüştüğünü duydum. Konuşmamız gerekiyor.” Elimdeki telefon titremeye başladı. Demek o kadın hâlâ izleniyordu. Hemen mezarlıkta karşılaştığım kadını bulmam gerekiyordu. Fakat adını bile bilmiyordum. Tam umudumu kaybettiğim sırada Ceyda’nın mektubunun üçüncü sayfasının altında küçük bir not gördüm. “Bu mektubu sana getiren kişi Sezen Hanım’dır. Arda’nın annesi.” Başımı kaldırdım. O kadın… Ulaş’ın babaannesiydi. Ertesi sabah Vedat’ın evine gitmek yerine Sezen’i bulmaya karar verdim. Eski telefon rehberlerimi, sosyal medya hesaplarını ve Ceyda’dan kalan birkaç defteri karıştırdım. Sonunda eski bir adres buldum. Kapıyı Sezen açtığında beni görünce şaşırmadı. Sanki geleceğimi biliyordu. “İçeri gelin.” dedi. Daha oturmadan sordum: “Arda nerede?” Sezen’in gözleri doldu. “Hayatta.” Dizlerimdeki güç çekildi. “Ne?” “Arda hayatta.” “Peki on yıldır nerede?” Sezen derin bir nefes aldı. “Kazadan sonra haftalarca hastanede kaldı. Beyninde ciddi bir travma vardı. Uyandığında bazı şeyleri hatırlamıyordu. Vedat onu Almanya’ya götürdü. Ceyda’nın bebeği kaybettiğini söyledi.” Öfkeyle ayağa kalktım.“Ne demek bebeği kaybettiğini söyledi?” “Arda’ya Ceyda’nın düşük yaptığını ve daha sonra başka biriyle gittiğini anlattı.” Başımı iki elimin arasına aldım. İki genç insanın hayatı tek bir adamın gururu yüzünden parçalanmıştı. “Peki siz neden sustunuz?” Sezen ağlamaya başladı.“Çünkü ben korkağın tekiydim.” Sesi titriyordu. “Vedat beni oğlumu bir daha görememekle tehdit etti. Boşanmak istedim. Param yoktu, gücüm yoktu. Sonra Ceyda öldü. Mektubu yıllarca sakladım. Her yıl mezarına gittim ama sizi gördüğümde yaklaşmaya cesaret edemedim.” “On yıl!” diye bağırdım. “Torununuz on yıldır babasının kim olduğunu soruyor!” Sezen başını eğdi. “Haklısınız.” Sonra masasındaki telefonu aldı. “Artık bunu düzeltmenin tek bir yolu var.” Bir numara çevirdi. Telefonu hoparlöre aldı. Birkaç saniye sonra erkek sesi duyuldu. “Anne?” Sezen bana baktı. “Arda… Yanımda biri var.” Sessizlik oldu. “Kim?” Ben konuşamadım. Sezen söyledi. “Ceyda’nın annesi.” Telefondan uzun bir sessizlik geldi. Sonra adamın nefes alışının değiştiğini duydum. “Ceyda mı?” Sesi çatladı. “Ceyda’ya ne oldu?” İşte o an gerçeği fark ettim. Arda kızımın öldüğünü bile bilmiyordu. Sezen ağlayarak her şeyi anlattı. Telefonun diğer ucundaki adam bir süre tek kelime etmedi. Sonra duyduğum tek şey ağlamasıydı. Üç gün sonra Arda İstanbul’a geldi. Onu ilk gördüğüm anda Ulaş’a neden bu kadar benzediğini anlamıştım. Aynı kaşlar. Aynı gülümseme. Aynı şekilde konuşurken sol yanağında oluşan küçük çukur. Ama hemen Ulaş’a gerçeği söylemedim. Önce DNA testi yaptırdık. Sonuç yüzde 99,99 oranında babalığı doğruladı. Ardından asıl zor konuşma geldi. Ulaş’ı karşıma oturttum. “Babanı bulduk.” dedim. Yüzündeki ifadeyi hayatım boyunca unutmayacağım. Önce sevindi. Sonra korktu. “Beni istememiş mi?” İşte on yıl boyunca korktuğum soru buydu. Yanına oturup ellerini tuttum. “Hayır oğlum. Seni istemediği için gitmedi. Senin var olduğunu bilmiyordu.” Arda içeri girdiğinde Ulaş uzun süre ona baktı. Arda’nın gözlerinden yaşlar akıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü. “Ben senden hiçbir zaman vazgeçmedim.” dedi. “Çünkü senden haberim bile yoktu. Ama bunu bilmek kaybettiğimiz yılları geri getirmiyor.” Ulaş hemen ona sarılmadı. Koşup “baba” da demedi. Sadece, “Annemi gerçekten sevdin mi?” diye sordu. Arda cebinden eski, yıpranmış bir fotoğraf çıkardı. Ceyda’nın fotoğrafıydı. “Her gün.” dedi. Ulaş o zaman ağlamaya başladı. Bir hafta sonra hep birlikte Ceyda’nın mezarına gittik. Arda mezarın başında yaklaşık yarım saat tek başına kaldı. Biz uzaktan bekledik. Vedat’a gelince… Artık onunla hiçbir bağımız kalmadı. Sezen yıllardır sakladığı mesajları, banka kayıtlarını ve Vedat’ın tehditlerini gösteren belgeleri avukatına teslim etti. Geçmişte yaptığı her şeyin hukuki karşılığını ne ölçüde göreceğini bilmiyordum. Ama benim için asıl cezası başka olmuştu. Kontrol etmek istediği ailesini tamamen kaybetmişti. Aylar sonra Ulaş bana bir gün şöyle sordu: “Anneanne, babama hemen baba demek zorunda mıyım?” Gülümsedim. “Hayır.” “Peki onu sevmek zorunda mıyım?” “Hayır.” “Ya zamanla seversem?” Elini tuttum. “O zaman da bunda yanlış bir şey yok.” Çünkü o günlerde ben de önemli bir şey öğrenmiştim. Aile olmak yalnızca aynı kanı taşımak değildi. Bazen aile, on yıl boyunca bir çocuğun ateşi çıktığında başında sabahlayan kişiydi. Bazen geçmişinden habersiz olduğu oğluna kavuşabilmek için binlerce kilometre yol gelen bir babaydı. Bazen de yaptığı korkunç hatayı kabul edip sonunda gerçeği söylemeye cesaret eden bir babaannedir. Arda hiçbir zaman hayatımıza zorla girmedi. Ulaş’ın istediği hızda ilerledi. Önce haftada bir görüşmeye başladılar. Sonra futbol maçlarına gittiler. Birlikte balık tuttular. Bir yıl sonra Ulaş ilk kez okul çıkışında arkadaşlarının yanında Arda’ya, “Baba!” diye seslendi. Arda olduğu yerde donup kaldı. Ben birkaç metre ötede onları izliyordum. Başını çevirip gözlerini sildiğini gördüm. O akşam eve döndüğümde Ceyda’nın mektubunu yeniden çıkardım. Son sayfanın arkasında daha önce fark etmediğim silik bir cümle vardı: “Anne, bir gün Ulaş gerçeği öğrenirse ona babasının onu terk ettiğini düşündürme. Bazı insanlar gitmez. Bazen onların yolu zorla kapatılır.” Mektubu göğsüme bastırdım. On yıl boyunca kızımın bana bıraktığı en büyük mirasın Ulaş olduğunu düşünmüştüm. Yanılmışım. Ceyda bana bir şey daha bırakmıştı: Gerçeğin er ya da geç bulunacağına dair inancını. Bir sonraki doğum gününde üçümüz mezarlığa gittik. Ulaş annesinin taşının önüne küçük bir kâğıt bıraktı. Merak edip okumadım. Dönüş yolunda kendisi söyledi. “Anneme, babamı bulduğumuzu yazdım.” Bir süre sustu. Sonra gülümsedi. “Bir de merak etmemesini söyledim.” Ulaş annesinin taşının önüne küçük bir kâğıt bıraktı. Merak edip okumadım. Dönüş yolunda kendisi söyledi. “Anneme, babamı bulduğumuzu yazdım.” Bir süre sustu. Sonra gülümsedi. “Bir de merak etmemesini söyledim.” “Neden?” diye sordum. Ulaş elimi tuttu. “Çünkü artık yalnız değiliz.” O anda gözlerim doldu. Yıllarca kızımın mezarına her gelişimde sadece kaybettiğimiz şeyleri düşünmüştüm. Onun gençliğini. Kaçırdığı yılları. Oğlunun ilk adımlarını göremeyişini. Ama o gün mezarlıktan ayrılırken ilk kez geriye dönüp baktığımda yalnızca ölüm görmedim. Bir annenin oğluna bıraktığı sevgi hâlâ oradaydı. Bir babanın çalınmış yıllarının ardından başlayan yeni hayatı da. Ve benim on yıl boyunca tek başıma büyüttüğümü sandığım çocuk artık geçmişinin boşluğuna bakmıyordu. Çünkü sonunda şunu anlamıştık: Gerçek bazen çok geç gelir. Kaybolan yılları geri getiremez, ölenleri geri döndüremez ve yapılan kötülükleri silemez. Ama insanın önünde kalan yılları bir yalanın üzerine kurmak zorunda olmadığını hatırlatabilir. Ceyda’nın sırrı ailemizi parçalamadı. Tam tersine, yıllardır eksik olan parçayı yerine koydu. Ve o günden sonra Ulaş bana bir daha, “Benim babam kim?” diye sormadı. Çünkü artık cevabını biliyordu. Ama daha önemlisi, sonunda hepimiz başka bir sorunun cevabını öğrenmiştik: Bir aileyi gerçekten aile yapan şey neydi? Kan bağı değil. Geçmişte yapılan hatalar da değil. Gerçeği öğrendikten sonra birbirimizin yanında kalmayı seçmekti.