KIZIMI BULMAK İÇİN TAM SEKİZ YIL BOYUNCA HER YERİ ARADIM

Timur gözlerini kaçırdı. İşte o an yeni bir korku hissettim. “Timur?” “Alara bundan da emin değildi.” Ayağa fırladım. Cengizhan’ın cenazesini hatırladım. Kapalı tabut. Hastanede onu son kez görmeme izin verilmemişti. Bana durumunun ağırlaştığını söylemişler, birkaç saat sonra ölüm haberini vermişlerdi. Her şeyi akrabalarından biri halletmişti. Ben acıdan hiçbir şeyi sorgulamamıştım. Timur telefonunu çıkardı. Ekranda üç gün önce çekilmiş bir güvenlik kamerası görüntüsü vardı. Alara bir otogarda yürüyordu. Arkasından gri saçlı bir adam onu takip ediyordu. Görüntü bulanıktı. Ama yürüyüşünü tanıdım. Bir insan sekiz yıl değil, seksen yıl geçse bazı şeyleri unutmazdı. “Cengizhan…” Dilim damağıma yapıştı. Timur başını salladı. “Alara da onu tanıdı.” Meğer kızım son aylarda geçmişini araştırıyormuş. Babası sandığı adamın ölmediğini öğrenmiş. Cengizhan yıllardır başka bir isimle yaşıyormuş. Alara onu bulmaya yaklaşınca da ortadan kaybolmuştu. Hemen polisi aradık. Timur’un elindeki fotoğrafları, kayıtları ve güvenlik görüntülerini teslim ettik. Sonraki iki gün hayatımın en uzun iki günü oldu. Fırını açmadım. Telefonun başından ayrılmadım. Üçüncü gece saat 02.17’de telefon çaldı. Bir polis memuru sadece şunu söyledi: “Kızınızı bulduk.” Dizlerimin üzerine çöktüm. Alara, Silifke yakınlarında terk edilmiş küçük bir bağ evinde bulunmuştu. Cengizhan da oradaydı. Kaçmaya çalışırken yakalanmıştı. Alara’ya zarar vermemişti. Onu sadece geçmişi ortaya çıkarmaması için korkutup uzaklaştırmak istiyordu. Sabaha karşı hastaneye ulaştığımda koridorun sonunda bir genç kadın gördüm. On sekiz yaşındaydı. Saçları artık örgülü değildi. Yüzü çocukluğundakinden daha inceydi. Ama gözleri… O gözler aynıydı. Birbirimize uzun süre baktık. Sonra Alara ağlamaya başladı. “Anne?” Sekiz yıldır duymayı beklediğim tek kelimeydi. Koşup ona sarıldım. İkimiz de dakikalarca konuşamadık. Sonra kulağıma fısıldadı: “Beni gerçekten vermedin, değil mi?” Yüzünü iki elimin arasına aldım. “Ben seni hayatım boyunca aradım.” O anda içindeki sekiz yıllık duvar yıkıldı. Başını omzuma koyup çocukken yaptığı gibi ağladı. Aylar sonra Cengizhan ve ona yardım eden kişiler yargılandı. Fakat benim için asıl mesele onların aldığı ceza değildi. Ben kızımı geri almıştım. Alara zamanla fırında benimle çalışmaya başladı. Timur da hayatımızda kaldı. Bir gün ona kolundaki dövmeyi neden yaptırdığını sordum. Gülümsedi. “Alara bir gün kaybolursa onu unutmamak için,” dedi. O cümleyi duyunca gözlerim doldu. Yıllarca kızımı bulmanın, sekiz yıl önceki hayatımıza geri dönmek anlamına geleceğini sanmıştım. Ama yanılmışım. Bazı kayıplardan sonra eski hayata dönemezsiniz. Sadece yeni bir hayat kurabilirsiniz. Bugün fırının duvarında Alara’nın on yaşındaki fotoğrafı hâlâ asılı. Yanında ise on sekiz yaşında, bana sarılırken çekilmiş yeni bir fotoğrafımız var. İkisinin arasına küçük bir cümle yazdım: “Bir insanı ailesi yapan şey aynı soyadı taşımak değil, onu kaybettiğinde aramaktan asla vazgeçmemektir.” Sekiz yıl boyunca kızımı aradığımı sanmıştım. Oysa o sekiz yıl boyunca ikimiz de birbirimize dönmenin yolunu arıyormuşuz. Ve sonunda anladım ki bazı hikâyelerin mutlu sonu, hiç acı yaşanmaması değildir. Bütün o acıya rağmen yeniden birbirinin elini tutabilmektir.