Kocamın metresi öldü

Kocamın metresi öldü… ve cenazeden sadece üç gün sonra kapıma geldi.Kucağında bir yaşında bir kız çocuğu vardı. Sonra yüzüme bakıp hayatımı paramparça eden o cümleyi söyledi: “Onu sen büyüteceksin.” O an kulaklarım uğuldamaya başladı. Yemin ederim, birkaç saniye boyunca nefes almayı unuttum. Karşımda duran adam benim kocamdı. Beş yıllık eşim. Hayatımı paylaştığım adam. Her sabah yanında uyandığım, her akşam eve dönmesini beklediğim adam. Ve kucağındaki çocuk… Benim değildi. Kapının önünde öylece kaldım. Elimde hâlâ market poşetleri vardı. Anahtarlarım yere düştü. Çıkardığı ses apartman boşluğunda yankılandı. Ama ben eğilip almaya bile çalışmadım. Gözlerim sadece çocuğa kilitlenmişti. Küçük kız uykuluydu. Başını kocamın omzuna yaslamıştı. Sarı bir hırka giymişti. Kıvırcık saçları alnına yapışmıştı. Bileğinde pembe bir bileklik vardı. Üzerinde tek bir isim yazıyordu. Sofya. Kalbim sıkıştı. Çünkü o ismi daha önce görmüştüm. Fotoğraflarda. Mesajlarda. Yalanların arasında. Ama o gün anlayamadığım şey şuydu: Bu çocuğun birkaç dakika sonra bütün hayatımı altüst edeceği. “Bu da ne demek oluyor?” diye fısıldadım. Sesim bana bile yabancı geldi. Kocam, Emre, cevap vermedi. Sanki evin sahibi oymuş gibi içeri girdi. Küçük kızı salondaki koltuğa oturttu. Televizyonu açtı. Çizgi film kanalı buldu. Sonra bana döndü. Yüzü bembeyazdı. Ama gözlerinde utanç yoktu. Korku da yoktu. Sadece kendini kurtarmaya çalışan bir adamın telaşı vardı. “Yukarı çıkalım.” Başımı salladım. Hayır demek istedim. Bağırmak istedim. Ama ayaklarım beni dinlemedi. Yatak odasına çıktık. Kapıyı kapattı. Kilit sesini duyunca içimde kötü bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu hissettim. Çok kötü bir şeyin. O bana yaklaştı. Ellerimi tutmaya çalıştı. Geri çekildim. “Önce şunu bilmeni istiyorum,” dedi. “Seni seviyorum.” O cümleyi duyunca midem bulandı. Çünkü bir insan genellikle korkunç bir şey söylemeden hemen önce böyle başlar. Ve haklıydım. “Seni herkesten çok seviyorum.” Sustum. “Bir hata yaptım.” Kalbim duracak gibi oldu. “Tek bir geceydi.” İşte o an her şeyi anladım. Bana gerisini anlatmasına gerek yoktu. Dizlerim titredi. Yatağın kenarına oturdum. Emre konuşmaya devam etti. Sanki yıllardır ezberlediği bir savunmayı okuyordu. Düğünümüzden bir gece önce korktuğunu söyledi. Evlenmekten korktuğunu. Sorumluluktan korktuğunu. Özgürlüğünü kaybetmekten korktuğunu. O gece kaçmaya karar verdiğini anlattı. Arabasına bindiğini. Sonra onunla karşılaştığını. Defne ile. Benim yıllarca “arkadaş” sandığım kadınla. “Konuştuk,” dedi. “Sadece konuştuk.” Yüzüne baktım. Yalan söylediğini ikimiz de biliyorduk. “Sonra olan oldu.” Olan oldu. Hepsi bu kadar. Hayatımı mahveden şeyi iki kelimeyle anlatıyordu. Olan oldu. Ben düğün sabahı gelinliğimi giyerken… O başka bir kadınla yatmıştı. Ben ailemin önünde mutluluktan ağlarken… O sırrını göğsünde saklıyordu. Ben ona sonsuza kadar sadık kalacağıma yemin ederken… O çoktan ihanet etmişti. Ama kabus daha bitmemişti. Çünkü Defne birkaç ay sonra hamile olduğunu söylemiş. Ve Emre bunu benden gizlemiş. Bir gün değil. Bir hafta değil. İki yıl boyunca. İki koca yıl. Doktor kontrolleri. Doğum masrafları. Gizli ziyaretler. Doğum günü kutlamaları. Hafta sonu buluşmaları. Sözde iş seyahatleri. Her şey yalandı. Her şey. Ben evde onu beklerken… O başka bir hayat yaşıyordu. Başka bir aile kurmuştu. Başka bir çocuğa baba olmuştu. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Ama ağlamıyordum. Bu başka bir şeydi. İnsan bazen öyle büyük bir acı yaşar ki gözyaşları kendiliğinden akar. Emre derin bir nefes aldı. Sonra asıl söylemek istediği şeye geldi. “Defne öldü.” Sustum. “Anne ve babası yaşlı.” Sustum. “Sofya’nın bir aileye ihtiyacı var.” Sustum. Ve sonra o cümleyi kurdu. Hayatım boyunca unutamayacağım o cümleyi. “Ona annelik yapmanı istiyorum.” Başımı kaldırdım. Yüzüne baktım. Belki de yanlış duymuştum. Belki şoktaydım. Belki beynim artık çalışmıyordu. Ama hayır. Gayet ciddiydi. “Ne dedin sen?” “Sofya’nın suçu yok.” “Ne dedin sen?!” “Bir süre sonra onu seveceksin.” O anda içimde bir şey koptu. Tam anlamıyla koptu. Yatağın yanındaki sandalye devrildi. Ayağa fırladım. “Evimden çık.” Emre dondu. “Ne?” “Evimden çık dedim.” “Sen kalbinde sevgi olan bir kadınsın.” İşte o an çığlık attım. Hayatımda attığım en büyük çığlık. “Benim kalbimle oynadın!” Duvarlar yankılandı. “Yıllarca yalan söyledin!” Sesim titriyordu. “Bir çocuk yaptın!” Nefesim kesiliyordu. “Sonra onu bana getirip annesi olmamı istiyorsun!” Emre sinirlendi. Birden mağdur rolüne girdi. “Bencil davranıyorsun.” “Bencil mi?” “Sofya’nın sana ihtiyacı var.” “Hayır!” Parmağımı yüzüne doğrulttum. “Sofya’nın dürüst bir babaya ihtiyacı vardı.” Sessizlik oldu. Boğucu bir sessizlik. Sonra aşağıdan bir ses geldi. Telefon sesi. Bir mesaj bildirimi. Bir kez. Sonra bir kez daha. Ve bir kez daha. İkimiz de durduk. Emre’nin telefonu değildi. Benim telefonumdu. Komodinin üstünde duruyordu. Ekran sürekli yanıp sönüyordu. Bilinmeyen bir numara. Arka arkaya gelen mesajlar. Telefonu aldım. Mesajı açtım. Ve ilk satırı okuduğum anda kanım çekildi. Çünkü mesaj Sofya’nın büyükanne ve büyükbabasından geliyordu. Ve yazdıkları şey… Emre’nin bana anlattığı her şeyden çok daha korkunçtu. Çok daha karanlıktı. Çok daha iğrençti. Mesajın ilk cümlesi şöyleydi: “Emre sana gerçeği söylemedi.” Devamını okumaya başladım. Ve birkaç saniye sonra ellerim titremeye başladı. Çünkü öğrendiğim şey yalnızca bir ihanet değildi. Bir suçtu. Ve o anda anladım ki… Kapımdaki adam sadece bana yalan söylememişti. Benden sakladığı şey çok daha büyüktü… Telefon elimde titriyordu. Mesajı okumaya devam ettim. Her satırda içimdeki öfke biraz daha büyüyordu. Her kelime Emre’nin anlattığı hikâyeyi parçalara ayırıyordu. “Emre sana kızımızın gerçeğini anlatmadı.” Nefesim durdu. “Kızımızın ölümünden önce bize bıraktığı mektubu okumalısın.” Ardından bir fotoğraf geldi. Bir mektup. Defne’nin el yazısıyla. Parmaklarım uyuşmuştu. Mesajın devamında başka bir cümle vardı. “Bizi dinlersen, Sofya’nın neden senden uzak tutulması gerektiğini anlayacaksın.” Uzak tutulması mı? Ne demekti bu? Başımı kaldırıp Emre’ye baktım. Yüzü bir anda değişmişti. Rengi atmıştı. Telefona baktığını fark ettim. Mesajı kimden aldığımı anlamıştı. “Onlarla konuşma.” İlk söylediği şey buydu. Ne “ne yazıyor” dedi. Ne de “iyi misin” dedi.