Kocamı bir teknoloji mağazasının ortasında, eli sahiplenici bir tavırla başka bir kadının belinde dururken gördüğümde çığlık atmadım.İçeri dalıp ona tokat atmadım, evlilik yüzüğümü parmağımdan söküp suratına fırlatmadım ya da yabancıların sosyal medya için kaydedeceği o rezil sinir krizlerinden birini geçirmedim. İstanbul’un en lüks alışveriş merkezlerinden birinde, cilalı bir cam vitrinin arkasında sessizce durdum; bir elimde telefonum, diğerinde haysiyetim vardı. Kocam Kerem Aksoy ise, hayatında bir gün bile yaptıklarının bedelini ödememiş bir adamın rahatlığıyla kahkahalar atıyordu. Yanında, zalimliği özgüvenle karıştıracak kadar genç bir kadın duruyordu. Uzun sarı dalgalı saçları, beyaz tasarım mini elbisesi ve başka bir kadının kocasını bir başarı öyküsü sananların o huzursuz, aç gözlerine sahipti. Bakımlı parmaklarını, sanki onu bir şekilde hak etmiş gibi Kerem’in koluna dolamıştı. Sanki on yıllık evlilik, yaşanan üç düşük, iflastan kurtarılan bir aile şirketi ve benim yaptığım her sessiz fedakarlık; genç bir bel ve büzülmüş dudaklar karşısında hiçbir şey ifade etmiyormuş gibi davranıyordu. “Aşkım, beyaz titanyum olanı istiyorum,” dedi, yeni iPhone 17 Pro Max’in sergilendiği camın üzerine parmağıyla vurarak. “En yüksek hafızalı olsun. Paylaşımlarım için alana ihtiyacım var.” Kerem gururla sırıttı. “Ne istiyorsan al Pelin. Biliyorsun, ben fiyata asla bakmam.” Bu neredeyse beni güldürecekti. Çünkü o, tıpkı çocuklar gibi, fiyata asla bakmazdı. Çünkü hesabı her zaman bir başkası öderdi. Ben. Omuzlarını geren o İtalyan kesim takım elbisenin parasını ben ödemiştim. Mağaza görevlisine hava attığı altın saatin parasını ben ödemiştim. Kapıda park halindeki siyah lüks cipin, yatırımcı yemeklerinde olduğunu iddia edip onu götürdüğü rezidans dairesinin, insanlara “kendi tırnaklarımla kazıdım” diye hava attığı özel spor salonu üyeliğinin ve az sonra bir kralın ferman yayınlaması gibi tezgaha fırlatacağı o fiyakalı kredi kartının parasını hep ben ödemiştim. Yıllardır kocam beni soğuk, sıkıcı, işine fazla odaklanmış ve arzulanmayacak kadar yorgun olmakla suçlamıştı. Yanımda kaldığı için şanslı olduğumu söyleyip durmuştu. Bunu önce nazikçe, sonra düzenli olarak, sonra da öylece ağzından kaçırıverir gibi söylemişti; ta ki bu sözler evliliğimizin değişmez bir parçası haline gelene kadar. Ama o öğleden sonra, onun metresine zenginlik gösterisi yapışını izlerken, nabzımı hızlandırmak yerine yavaşlatan bir şey fark ettim. Kerem, benim sessizliğimi zayıflık sanmıştı. Satış görevlisi mühürlü iki iPhone kutusunu tezgaha koydu. Pelin sevinçle çığlık atıp ona sokuldu. Kerem, yabancıların onu izlediğinden emin olmak için bilerek etrafına bakındı. “İkisini de karta çek,” dedi yüksek sesle. “Taksit falan olmasın. Ben o tarz insanlardan değilim.” Görevli kartı taktı. Ben bankacılık uygulamamı açtım. Kerem özgüvenle gülümsedi. Ben tek bir düğmeye bastım. Ödeme terminalinden bir bip sesi yükseldi. Görevli tuhaf bir şekilde gözlerini kırpıştırdı. “Üzgünüm beyefendi. İşlem reddedildi diyor.” Kerem’in gülümsemesi seğirdi. “Tekrar dene.” Denedi. Reddedildi. Arkasındaki genç bir çocuk yüksek sesle kıkırdadı. Pelin’in yüzü anında değişti; tıpkı su bozulduğunda pahalı çiçeklerin aniden solması gibi. Kerem başka bir kart çıkardı. “Bunu dene.” Başka bir düğmeye bastım. Reddedildi. Sonra bir başkası. Reddedildi. Üçüncü kart da başarısız olduğunda, insanlar artık açıkça onlara bakıyordu. Pelin elini çoktan onun kolundan çekmişti. Kerem’in boynu pahalı beyaz yakasının üzerinde kıpkırmızı kesildi. “Bu saçmalık!” diye tersledi. “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” Neredeyse gülecektim. Sorun da buydu zaten. Benim desteğim olmadan kim olduğunu kendisi de bilmiyordu.