Küçük kız kırık bir oyuncağa sarılmış eve dönmek için yalvarıyordu

BÖLÜM 1 Fatma Hanım o kapıyı açtığında, torununu karanlık bir odada korkudan titrerken, yaşlı bir adamın ise başında beyaz bir çarşafla dolaştığını gördü. —Anneanne, ne olur beni buradan götür! —diye haykırdı Ayşe, sesi titreyerek. Fatma Hanım kalbinin durduğunu hissetti. Aynı gün öğleden sonra kimseye haber vermeden Üsküdar’daki evinden çıkmıştı. Nedenini açıklayamıyordu. Sadece sabahtan beri göğsünde garip bir baskı vardı; sanki biri ona 4 yaşındaki torununun iyi olmadığını fısıldamıştı. Ayşe, 3 haftadır onu ziyarete gelmemişti. Eskiden annesi Leyla, her pazar onu getirir; şehriye çorbası içerler, çizgi film izlerler ve Fatma Hanım’ın sadece onun için sakladığı pembe battaniyeye sarılıp uyurlardı. Ama son zamanlarda Leyla hep aynı şeyi söylüyordu: —Ay anne, gelemem. Fazla mesaiye kaldım. Sonra anlatırım. Leyla, İstanbul’daki büyük bir süpermarkette süpervizör olarak çalışıyordu. Hakan’dan boşandığından beri sürekli koşturmaca içindeydi: kira, okul masrafları, mutfak masrafı, ulaşım ve her geçen gün babasının neden artık onu görmeye gelmediğini soran bir çocuk. O gün Fatma Hanım 5 kez aradı. Leyla açmadı. Sonra kızının bir ara neredeyse düşünmeden söylediği bir şeyi hatırladı: —Vale’yi birkaç günlüğüne Nuri Bey’e bıraktım. Onu çok seviyor. Emekli öğretmendir anne, merak etme. Nuri Bey, Hakan’ın babası, yani Leyla’nın eski kayınpederiydi. Sessiz, dul bir adamdı; sanayi bölgesine yakın eski bir evde tek başına yaşardı. Fatma Hanım ona hiçbir zaman tam olarak güvenememişti; kötü olduğundan değil, hep kaybolmuş gibi göründüğü için; sanki başkalarının göremediği bir şeylere bakıyormuş gibi. Eve vardığında, korkudan önce terk edilmişlik hissi onu çarptı: uzamış otlar, girişte ıslanmış gazeteler, gün ortasında kapalı perdeler ve kapının altından yayılan ekşi bir koku. Bir kez kapıyı çaldı. Sonra bir kez daha. Kimse cevap vermedi. Tam tekrar Leyla’yı arayacakken, sürüklenen ayak sesleri duydu. Nuri Bey kapıyı zar zor açtı. —Siz kimsiniz? —diye sordu; saçı başı dağınık, gömleği lekeli ve gözleri bulanıktı. —Ben Fatma, Ayşe’nin anneannesiyim. Torunumu almaya geldim. Adam kaşlarını çattı. —Ayşe mi? Ha… evet… çocuk içeride oynuyor. Ama sesi emin gelmiyordu. Fatma Hanım izin istemeden içeri girdi. Salon kirli tabaklarla, kurumuş kahve fincanlarıyla ve etrafa saçılmış kağıtlarla doluydu. Kısık, boğuk bir hıçkırık sesini takip ederek merdivenleri çıktı. Odayı açtığında, Ayşe’yi bir köşede, kulağı kopuk bir oyuncak ayıyı kucaklarken gördü. Odanın ortasında Nuri Bey, üzerinde bir çarşafla mırıldanıyordu: —Pilar… seni buldum kızım. Artık babandan saklanma. Ayşe onu görünce çığlık attı. —Ben Pilar değilim! Ben annemi istiyorum! Fatma Hanım hiçbir şey sormadı. Torununu kucağına aldı, bacakları titreyerek merdivenlerden indi, sokağa çıktı ve hemen polisi aradı. Operatör cevap verdiğinde, Fatma Hanım zar zor konuşabiliyordu. —Korkmuş bir çocuk var… kafası karışık yaşlı bir adam… acil yardıma ihtiyacım var. Dışarıda Ayşe’yi boynuna sımsıkı sarılmış bir şekilde beklerken, öfkeden deliye dönmesine neden olan bir şeyi anladı: Kimse onu polisi aradığı için affetmeyecekti. Ama o gün oraya gitmemiş olsaydı, sonrasında neler yaşanacağını kimse kestiremezdi. Ve en kötüsü, Fatma Hanım henüz tüm aileyi paramparça etmek üzere olan o büyük gerçeği bilmiyordu…