Kucağına aldı. “Tamam küçük adam,” dedi. “Demek artık ikimiz varız.” Yusuf, köprü altlarında, semt pazarlarında, cami avlularında büyüdü. Kimi gün bayat ekmek yediler. Kimi gün bir lokantanın verdiği kalan çorbayla karın doyurdular. Kimi gün Rıza Dede topladığı plastik şişeleri satıp Yusuf’a süt aldı, kendisi aç yattı. Yusuf büyüdükçe annesini sormaya başladı. “Benim annem nasıl biriydi dede?” Rıza Dede her seferinde aynı cevabı verirdi: “Bilmem yavrum. Ama şunu bilirim; insan evladını kolay kolay bırakmaz. Bir gün anneni bulursan, önce dinle. Belki onun da yüreğinde kapanmayan bir yara vardır.” Yusuf bunu anlamazdı. Çünkü çocuk aklıyla tek bir şey bilirdi: Annesi onu bırakmıştı. Ama Rıza Dede hiçbir zaman annesine lanet okumasına izin vermedi. “Elinde olsa kalırdı belki,” derdi. “Hayat bazen insanı kendi canından koparır.” Yusuf annesinin yüzünü hiç bilmedi. Sadece üç şey hayal ederdi. Uzun siyah saçları olabilir miydi? Bileğindeki kırmızı ipin aynısından onda da var mıydı? Ve onu düşündüğünde içi gerçekten acıyor muydu? Rıza Dede’nin anlattığına göre, Yusuf bulunduğunda kâğıdın kenarında silik bir ruj izi vardı. Bir de bilekliğin düğümüne takılmış uzun siyah bir saç teli. Yusuf yıllarca bu küçük ayrıntılarla bir anne resmi kurdu kafasında. Bazen onu çok genç hayal etti. Bazen fakir. Bazen hasta. Bazen de ölmüş. Ama her gece uyumadan önce bileğindeki eski kırmızı ipe dokunurdu. Çünkü o, annesinden kaldığını bildiği tek şeydi. Yıllar böyle geçti. Sonra Rıza Dede hastalandı. Önce öksürük başladı. Sonra nefesi daraldı. Bir gün köprünün altında bayılıp kalınca mahalleden biri ambulans çağırdı. Rıza Dede’yi devlet hastanesine götürdüler. Yusuf hastane koridorunda küçücük elleriyle dua etti. Ama parasızlık insanı dua ederken bile utandırabiliyordu. İlaç gerekiyordu. Temiz kıyafet gerekiyordu. Yemek gerekiyordu. Yusuf o hafta daha çok mendil sattı, daha çok su taşıdı, daha çok insanın arkasından koştu. Bir gün öğleden sonra, Beşiktaş tarafında bir düğün hazırlığından bahseden iki kadının konuşmasını duydu. “Bu akşam Emirgan’daki yalıda yılın düğünü varmış.” “Duydum. Yemekler, orkestralar, her şey ayrı para. Sadece çiçeklere servet harcamışlar.” Yusuf’un karnı o sırada guruldamıştı. Öğlenden beri hiçbir şey yememişti. O düğüne davetli değildi. Oraya ait değildi. Ama açlık bazen insana cesaret verir. Akşamüstü yalıya giden servis araçlarının arkasından yürüdü. Kapıda durdu. İçeri giremedi tabii. Güvenlikler takım elbiseli, ciddi yüzlü adamlardı. Yusuf biraz kenarda bekledi. Sonra mutfak kapısının tarafına dolandı. Çöp poşetleri, tencereler, koşuşturan garsonlar, beyaz önlüklü aşçılar… Kalabalığın arasında kimse ona ilk anda dikkat etmedi. Bir kadın onu gördü. Kırklı yaşlarında, yorgun ama merhametli bakışlı bir mutfak görevlisiydi. “Sen ne arıyorsun burada çocuk?” Yusuf başını eğdi. “Açım abla. Bir şey varsa… artan…” Kadın etrafına baktı. Sonra hızlıca bir tabak hazırladı. İçine biraz pilav, biraz et, bir parça börek koydu. “Şuraya otur. Hızlı ye. Kimse görmesin.” Yusuf tabağı iki eliyle aldı. “Allah razı olsun.” Kadın iç çekti. “Az ye de miden bulanmasın. Çok açsan hızlı yeme.” Yusuf köşedeki sandalyeye oturdu. İlk lokmayı ağzına götürdüğünde gözleri doldu. Böyle yemekleri ancak vitrinlerden görmüştü. Sonra içeriden müzik yükseldi. Keman sesi. Hafif bir alkış. Gülüşmeler. Yusuf başını uzatıp salonu gördü. Masalar çiçeklerle doluydu. Avizeler ışıl ışıldı. Kadınların elbiseleri parlıyor, erkekler siyah takım elbiseleriyle birbirine benziyordu. Garsonlar sessizce tabak taşıyordu. Yusuf kendi eski pantolonuna, kirli ayakkabılarına baktı. İçinden bir soru geçti: “Annem böyle bir yerde yaşar mıydı? Yoksa benim gibi sokakta mı üşürdü?” Tam o sırada mikrofon sesi duyuldu. “Sayın misafirlerimiz… şimdi gelin ve damadı karşılıyoruz.” Salon bir anda hareketlendi. Müzik değişti. Herkes merdivenlere döndü. Yusuf da tabağını dizlerinin üzerinde tutarak baktı. Önce damat göründü. Uzun boylu, sakin yüzlü bir adamdı. Herkes ona saygıyla bakıyordu. Ardından gelin geldi. Yusuf’un elindeki çatal yere düştü. Kadın bembeyaz gelinliğin içinde merdivenlerden iniyordu. Uzun siyah saçları omuzlarına dalga dalga dökülmüştü. Yüzü güzeldi ama Yusuf’u durduran güzelliği değildi. Bileğiydi. Gelinliğin ince kolunun altından görünen bileğinde kırmızı ipten örülmüş eski bir bileklik vardı.