3. BÖLÜM Buz gibi su nefesimi kesiyordu. Artık boynumuza kadar gelmişti. Boğulmasın diye Elif’i omuzlarıma almıştım. Sarnıcın karanlığında panik bizi diri diri yutuyordu. Ali, adrenalin ve dehşetin tetiklediği ani bir bilinç parlamasıyla, kendisini sütuna bağlayan zincirlere karşı direniyordu. Yüzü bir ceset gibi bembeyazdı. — Duvar… Ebru, duvara bak! — diye haykırdı, ağzından sular fışkırarak. Başımı çevirdim. Karşımızdaki taş duvarda, bir delikten sızan cılız ay ışığının aydınlattığı eski bir taş oyma kabartma vardı. Bu, “Çift Başlı Kartal” figürüydü; köklerimizin simgesi, Ali’nin büyük büyükbabasının bir asırdan fazla bir süre önce buraya kazıttığı bir aile armasıydı. Ali’nin büyükannesinin düğün günümüzde kulağıma fısıldadığı ve o zamanlar yaşlılık hezeyanı sandığım bir sır aniden zihnimde şimşek gibi çaktı: “Su aileyi boğduğunda, sadece kartalın gözü gerçeğe giden yolu açacaktır.” — Kartalın gözü! — diye tüm gücümle bağırdım. Duvara çok uzaktım ve kızımı bırakamazdım. Ali, içindeki o son yaşam enerjisini nereden bulduğunu bilmediğim bir güçle bir araya getirdi. Kan donduran bir çığlıkla, paslı kelepçelerden elini kurtarmak için başparmağını yerinden çıkardı. Kendini o karanlık suların içine bıraktı. Hayatımın en uzun on saniyesiydi. Elif ağlıyor, suyun artık dudaklarıma değdiğini hissediyordum. Birden, suyun altından güçlü bir KLAK! sesi yankılandı. Taş duvar titredi ve bir eksen etrafında dönmeye başladı. Su, kadim bir tahliye tüneline doğru emilerek büyük bir gürültüyle akacak bir yol bulurken, sarnıçtaki uğultu duvarları sarstı. Akıntı bizi gizli merdivenlere doğru sürükledi. Öksürerek ve su kusarak, sırılsıklam olmuş basamaklardan yukarı doğru süründük. Gizli bir mahfaza odasına ulaştık. Orada, zamanın çürüttüğü ahşap sandıkların içinde üst üste yığılmış Osmanlı Reşat Altınları ve İstanbul’daki sayısız mülkün orijinal tapuları duruyordu. Cemre ve Pelin’in uğruna insan öldürdüğü hazine tam karşımızdaydı. Ancak bunu idrak edecek vaktimiz olmadı. Mahfazanın kapısı bir tekmeyle açıldı. Pelin ve Cemre, ganimeti bulduğumuzu görünce öfkeden deliye dönmüş bir halde silahlarını bize doğrultarak içeri girdiler. — Ne dokunaklı bir aile birleşmesi ama — dedi Pelin, çılgın bir gülüşle tabancasının horozunu çekerek. — Kirli işi bizim yerimize yaptığın için teşekkürler Ebru. Küçük kızına veda et. Gözlerimi kapattım, Elif’e sarıldım ve sonun gelmesini bekledim. Fakat o silah sesi hiç gelmedi. Onun yerine, kırılan camların patlama sesi ve askeri bir birliğin gürleyen ihtarı yankılandı: — JANDARMA ÖZEL HAREKAT! SİLAHLARI BIRAKIN, YERE YATIN! Ertuğrul Bey sadece basit bir özel güvenlik çağırmamıştı. Ailenin köklü nüfuzunu kullanarak doğrudan federal yetkililerle ve özel harekatla iletişime geçmişti. Onlarca silahlı asker köşke baskın düzenledi. Cemre kaçmaya çalıştı ama sert bir hamleyle yere serildi. Pelin ise silahını bırakıp dizlerinin üstüne çöktü; bir korkak gibi titriyor, ağlıyor ve merhamet dileniyordu. Sırılsıklam, bitkin ama her zamankinden daha güçlü bir şekilde ona doğru yürüdüm. — Hapishanede çürüyeceksin, seni pislik hain — dedim, yüzüne tiksintiyle bakarak. Kâbus bitmişti ama bıraktığı izler bizimle kalacaktı. O gecenin üzerinden bir yıl geçti. Dava tam bir medya skandalına dönüştü. Büyük bir yolsuzluk ve şantaj şebekesi çökertildi. Pelin ve gerçek adı Leyla olan Cemre; adam kaçırma, kasten adam öldürmeye teşebbüs ve Ali’nin anne-babasının cinayetinden kırk yılı aşkın hapis cezasına çarptırıldılar. Onların arkasında duran yozlaşmış iş adamı “İlyas Bey” de bu operasyonla demir parmaklıklar arkasına gönderildi. Aile hazinesi yasal olarak geri alındı. Kanun gereği, bu servetin yarısı Elif’e devredildi. Peki ya Ali? Pelin’in ona zorla içirdiği psikiyatrik ilaçların beyinde bıraktığı hasar geri döndürülemez düzeydeydi. Bugün Sapanca’da özel bir bakım kliniğinde yaşıyor. Geçen hafta Elif ile birlikte onu ziyarete gittik. Bahçede oturmuş, boş gözlerle etrafa bakıyordu. Beni tanımadı. Fakat Elif yanına yaklaştığında, bir çocuğun masumiyetiyle gülümsedi ve cebinde sakladığı bir şekeri ona uzattı. Belki de o paramparça olmuş zihninin derinliklerinde, hayatında yaptığı tek temiz ve doğru şeyin o çocuk olduğunu biliyordu. Ona karşı içimde hiçbir nefret taşımıyorum; hırsı zaten onun en büyük cezası oldu. Miras fonundan payıma düşen kısmla Moda’da şirin bir çiçekçi ve kafe açtım. Artık o arkasından iş çevrilen, zayıf ve depresif kadın değilim. Elif’i çok seven ve bize kraliçeler gibi davranan harika bir mimarla tanıştım. Bugün, pencereden içeri süzülen güneşe bakarak bir ayçiçeği buketini aranje ederken her şeyi çok daha net görebiliyorum: Karma gerçekten var. Para ve hırs uğruna koca bir aileyi yok etmeye hazır insanlar olabilir ama bu hayattaki altın bir kuralı unutuyorlar: Bir annenin içgüdüsü ve sevgisi her zaman, ama her zaman en aşağılık ihanetten bile daha güçlüdür. Kendilerini en yakın arkadaşınız olarak tanıtanlara karşı dikkatli olun, ama her şeyden önemlisi, çocuklarınız için tırnaklarınızla, dişlerinizle savaşın. Çünkü günün sonunda, gerçek mutlaka açığa çıkar.