Oğlum bir dilenciyi işaret etti ve fısıldadı

BÖLÜM 1 “Baba… o kadın benim annem.” Oğlumun sesi o kadar kısıktı ki, Konya şehir merkezindeki korna seslerinin, sokakta mısır satan satıcıların bağırışlarının ve uzaktan gelen sokak çalgıcısının ezgisinin arasında neredeyse kaybolacaktı. Ama o beş kelime hayatımı ikiye böldü. Olduğum yerde çakılı kaldım, Mete’nin elini sıkıca tutuyordum. Çünkü eşim Selin, üç yıl önce ölmüştü. Onu ben toprağa vermiştim. Kapalı tabutunun başında ben durmuştum. O zaman henüz üç yaşında olan oğlumun, gömleğime sarılıp “Annem neden uyanmıyor?” diye ağlayışını ben görmüştüm. Bu yüzden Mete, eski bir eczanenin dökülen duvarının dibinde oturan, dilenen bir kadını işaret edip onun annesi olduğunu söylediğinde öfkelendim. “Böyle şeyler söyleme,” dedim, istemediğim kadar sert bir sesle. “Annen cennette.” Ama Mete elini indirmedi. Gözleri doldu. “O baba… o annem. Biliyorum.” Ben Emre Yılmaz’dım. İç Anadolu’da, Konya ovasında en büyük hayvancılık çiftliklerinden birinin sahibiydim. Adım hayır işlerinde, cami bağışlarında, belediye etkinliklerinde ve bölgedeki ticaret listelerinde geçerdi. İnsanlar bana saygıyla, bazıları korkuyla, bazıları ise çıkar için yaklaşırdı. Sokakta kolay kolay çökecek bir adam değildim. Ama o kadın başını kaldırdı. Önce tozu gördüm. Dağınık saçları. Çatlamış dudakları. Güneşten yanmış teni. Eski morluklarla dolu kolları. Titreyen bir teneke kutu. Sonra gözlerini gördüm. Ve dünya sustu. O gözler Selin’in gözleriydi. Çiftliğe geç saatlerde döndüğümde beni koridorda karşılayan aynı kahverengi gözler. Mete koşup ona sarıldığında yumuşayan bakışlar. Kaybettiğimi sandığım o bakışlar. Kadın beni görünce kalkmaya çalıştı. Bir anlığına korkmuş gibiydi, sanki benden kaçmak ister gibi. İki adım attı ve kaldırıma dizlerinin üzerine çöktü. Teneke kutu devrildi. Bozuk paralar etrafa saçıldı. Mete elimi bıraktı ve ona doğru koştu. “Anne!” Bu çığlık içimi paramparça etti. Kadının yanına diz çöktüm ve onu kucağıma aldım. Neredeyse hiçbir ağırlığı yoktu. Kemik, ateş ve korku. “Ambulans çağırın!” diye bağırdım. Etrafta bir kalabalık oluştu. Bir kadın dua etti. Bir adam beni tanıyıp ismimi fısıldadı. Bir başkası “Ama Emre Bey’in eşi ölmüştü…” dedi. Mete titreyen elleriyle kadının yüzüne dokunuyordu. “Anne, benim. Mete…” Kadın gözlerini araladı. Bir damla yaş yanağından süzüldü. “Yavrum…” İçim parçalandı. Çünkü onu sadece Selin böyle çağırırdı. Onu özel bir kliniğe götürdüm. Doktor ciddi bir yüzle dışarı çıktı. “Şiddetli yetersiz beslenme, susuzluk, eski kırıklar ve kötü tedavi edilmiş travmalar var. Çok ağır şeyler yaşamış.” “Yaşıyor mu?” diye sordum. Doktor bana baktı. “Evet. Yaşıyor.” O kelime beni daha önceki cenazeden bile daha derinden yıktı. Saatler sonra, beyaz ve ilaç kokan odada gözlerini açtı. Mete sandalyede uyuyakalmış, montuma sarılmıştı. Yatağa yaklaştım. “Sen kimsin?” dedim, kalbim cevabı bilse de. Dudakları titredi. “Emre… benim.” “Hayır.” “Ben Selin’im.” Sandalye geriye devrildi. “Ben Selin’i gömdüm.” Gözlerini kapadı ve ağladı. “Hayır… sen Selin’i değil, ikiz kardeşimi gömdün.” O an oda döndü. “Deniz?” Zorla başını salladı. İkiz kardeşi Deniz. Sorunlu olan. Aylarca ortadan kaybolan. Selin’in hep kurtarmaya çalıştığı, borçlarla ve yanlış insanlarla boğuşan kardeş. Yüzleri aynıydı ama ben asla karıştırmam sanmıştım. “Bunu kim yaptı?” diye sordum. Selin kapıya bakarak korkuyla fısıldadı. “Benim yaşadığımı kimse bilmemeli.” “Kim?” Sesi kırıldı. “Rıza.” Ortağım. Dostum. Cenazede yanımda duran adam. O hafta yeni araziler için imzamı bekleyen adam. Ve o anda anladım ki, üç yıldır bir yalanın yasını tutuyordum. Ama asıl felaket daha yeni başlıyordu.