Oğlum aile kasasını boşaltıp 23 yıl boyunca kayboldu

Bunu size vermemi istedi. Esenyurt’ta bir depo var. Her şey orada. — Ne var orada? Elif gözleri dolarak bana baktı. — Para. Gerçekler. Ve neden hiçbir zaman geri dönemediğinin cevabı. Anahtar ikimizin arasında sessiz bir tehdit gibi duruyordu. Yirmi üç yıl boyunca oğlumun vicdansız bir hırsız olduğundan emin olmuştum. Ama o sabah ilk kez biri bana hikâyenin bambaşka olabileceğini söylüyordu. Ve sonunda o depoya gitmeyi kabul ettiğimde, hayatımın en acı kapısını açmak üzere olduğumu henüz bilmiyordum. BÖLÜM 2 : Esenyurt’taki o deponun önünde, gümüş anahtar elimde, tam beş dakika öylece durdum. Elif yanımda hiçbir şey söylemedi. Sadece çantasının askısını tutuyor, parmaklarıyla oynuyordu. Yirmi üç yıldır oğlumun bir hırsız olduğuna inanmıştım. O kapının arkasında ne olursa olsun, bu inancı değiştirmeye hakkı yoktu kimsenin. Hiç kimsenin. Anahtarı kilide soktum. Elim titriyordu. İçeride bir koku vardı — toz, nem, ve yıllarca kapalı kalmış bir hayatın kokusu. Ortada eski bir masa, üstünde madeni bir kasa duruyordu. Açtım. İçinde, üst üste dizilmiş, eski lastiklerle bağlanmış para desteleri vardı. Saymadım. Saymama gerek yoktu. O paranın ne kadar olduğunu yirmi üç yıldır biliyordum: 4 milyon 500 bin lira. Kuruşuna dokunulmamış. Üstüne, başka bir zarf içinde, sararmış banka kâğıtları. Murat bu parayı harcamamış. Saklamış. Hatta büyütmüş. Dizlerimin bağı çözüldü, masanın kenarına tutundum. Bir hırsız çaldığı parayı yirmi üç yıl bekletmez. Bir hırsız o parayı yaşamak için alır. Murat almış ama dokunmamış. — Neden? — dedim. Sesim deponun içinde tuhaf çınladı. — Madem harcamadı, neden aldı? Neden kaçtı? Babasının kalbini neden kırdı? Elif kasanın yanındaki kalın dosyayı bana uzattı. — Cevap burada anneanne, dedi. Babam hepsini yazmış. Ama önce şunu bilmenizi istiyorum: babam o parayı sizden çalmadı. O parayı sizin için kaçırdı. O cümleyi anlamadım o an. “Sizden çalmadı, sizin için kaçırdı.” Manasız geldi. Manasız gelmesini istedim. Çünkü o cümle doğruysa, benim yirmi üç yıllık nefretim havada kalıyordu. Ve insan yirmi üç yıl bir şeyi taşıdıysa, o şeyin yalan olmasını istemez. Yükü ağır da olsa, alıştığın yüktür. Dosyayı açmadan, o eski hayatın tozlu havasında, aklıma Murat’ın odası geldi. O sabah, kaybolduğu sabah, odasına çıkmıştık. Mehmet ve ben. Kıyafetleri dolaptaydı. Ayakkabıları yatağın altındaydı. Diş fırçası banyodaydı. Cüzdanındaki aile fotoğrafı komodinin üstünde duruyordu. O zaman ben buna “soğukkanlı bir hırsız, izini belli etmemiş” demiştim. Şimdi, o depoda, ilk kez başka bir şey gördüm. Bir insan kaçmayı planlasa, hayatını toplar. Bir şeyler alır. Murat hiçbir şey almamıştı. Diş fırçasını bile. Yani Murat o gece kaçmayı planlamamıştı. Murat o gece kaçmak zorunda kalmıştı. Aniden. Telaşla. Sadece kasadaki parayı ve sırtındaki gömleği alarak. Yirmi üç yıl boyunca o boş dolaba bakıp “ne taş kalpli” demiştim. Meğer o dolu dolap, oğlumun masumiyetinin ilk kanıtıymış. Ben ona her gün bakmışım ve hiç görmemişim. Çünkü görmek istememişim. İşte benim ilk günahım buydu: kanıt gözümün önündeydi, ben nefretimi seçtim. Dosyayı açtım. Murat’ın el yazısı. Sayfalarca. Yıllara yayılmış, farklı kalemlerle, farklı zamanlarda yazılmış. Bir oğlanın annesine yazıp gönderemediği yirmi üç yıllık bir mektup. İlk satırları okurken Elif sessizce konuştu, sanki yazılanları ezbere biliyordu. — Dedem, dedi. Mehmet dedem. O dükkânı satın alabilmek için bir tefeciden borç almış. Üç milyon. Size söylememiş. Gururuna yedirememiş. Faiz büyümüş, büyümüş… o adamlar restoranı da, evi de, kasadaki parayı da almaya geliyorlardı. Hepsini. Dedem köşeye sıkışmış. Bir gece babama anlatmış, ağlamış. Babam da o gece bir karar vermiş. Tefeci. Mehmet’in Sofrası’nın temiz, gururlu adı. Mahallenin sevdiği, herkesin “ne dürüst adamdı” dediği kocam. O dükkânı bize helal lokma yedirsin diye almak istediğini sandığım adam. Bir tefeciden borç almıştı. Ve bunu yirmi üç yıl bana söylememişti. Ölerek söylememişti. — Babam parayı kasadan o yüzden almış, dedi Elif. Adamlar gelmeden önce. Ki onlar el koyamasın. Sonra parayı alıp ortadan kaybolmuş, ki o adamlar “parayı oğul aldı, oğul kaçtı” desinler ve peşine düşsünler. Sizin değil. Babamın. Babam kendini yem yaptı anneanne. Sizi ve dedemi kurtarmak için kendini hırsız ilan etti. Boğazıma bir şey tıkandı. Yutkunamadım. — Peki neden hiç dönmedi? — dedim. — Tehlike geçtiyse, neden bir kere olsun dönmedi? Elif’in gözleri doldu. Ve bana o cümleyi söyledi. O cümle benim kemiklerime kadar işledi, çünkü hem zalimceydi hem de doğruydu: — Çünkü babam, o adamlar onu izlerken eve dönerse, sizi bulurlar diye korktu. Yıllarca korktu. Sonra korku bitti ama… siz bitmediniz anneanne. Babam, “annem beni öldü bilsin daha iyi” dedi. “Hırsız bir oğul, anneanneni en azından nefretiyle ayakta tutar. Gerçek onu yıkar.” Yani oğlum, beni nefretimle ayakta tutmak için, kendi adını bana çürüttü. Orada, o depoda, dizlerimin üstüne çöktüm. Yetmiş yaşına gelmiş bir kadın, tozun içinde, oğlunun el yazısını göğsüne bastırarak. Ama beni asıl yıkan, gerçeğin kendisi değildi. Beni yıkan şuydu: ben bu gerçeği öğrenince ilk hissettiğim şey acı değildi. İlk hissettiğim şey korkuydu. Çünkü eğer Murat masumsa, eğer Mehmet borçluysa, eğer hikâye buysa — o zaman ben yirmi üç yıldır yanlış adamın arkasından ağlamışım. Temiz sandığım Mehmet’in mezarına gidip “sen ne dürüsttün” demişim. Hırsız sandığım Murat’a ise bir mezar taşı bile kondurmamışım. Ve ben, o depoda, kararımı orada verdim. Elif henüz son sözünü söylememişken. Dosyayı kapattım. Murat’ın mektuplarını, tefecinin senetlerini, Mehmet’in borç kâğıtlarını — hepsini bir kenara ayırdım. Çantamdan çakmağı çıkardım. Yetmiş yaşında bir kadının çantasında neden çakmak vardı, sormayın. Belki içimde bir yerde, oraya bir şeyleri yakmaya gittiğimi zaten biliyordum. — Anneanne, ne yapıyorsunuz? — dedi Elif.