OĞLUMUN NİŞANLISI, DÜĞÜNLERİNDE MAVİ GİYMEMEMİ RİCA ETTİ
ve Pelin’in annesinin, teyzelerinin mavi giydiğini gördü.”Hülya hemen araya girdi. “Batur, aile içinde konuşulabilecek şeyleri herkesin önünde anlatmanın ne anlamı var?” Batur başını ona çevirdi. “Asıl sorun zaten tam olarak bu cümle.” Hülya’nın kaşları çatıldı. “Mavi aile için ayrılmış, öyle değil mi?” Kimse cevap vermedi.Batur mikrofonu biraz daha sıkı tuttu. “Annem damadın annesi olduğu halde aileden sayılmadı.” Hülya küçümser gibi başını salladı. “Bunu büyütmenin anlamı yok.” “Keşke sadece elbise olsaydı.” İşte o anda içime bir ağırlık çöktü. Batur telefonunun ekranını açtı. “Üç gün önce Pelin’in annesiyle yaptığı mesajlaşmayı gördüm.” Pelin’in yüzünün rengi bir anda değişti. “Telefonumu mu karıştırdın?” “Hayır. Mesaj geldiğinde telefon masanın üzerindeydi. Ekranda annemin adı yazıyordu.” Batur birkaç saniye durdu. Sonra telefondan okumaya başladı. “‘Düğünden sonra yavaş yavaş Batur’u ailesinden uzaklaştırırsın. İlk başta anlamaz bile. Zaten annesine hayır diyemeyen erkekten koca olmaz.’” Salondan toplu bir uğultu yükseldi. Ben ise nefes alamıyordum. Batur devam etti. “Pelin de cevap vermiş: ‘Merak etme anne. Düğünden sonra her şey değişecek. Önce haftalık ziyaretleri azaltacağım.’” Gözlerimi Pelin’e çevirdim. Bana bakamıyordu. O an mavi elbise meselesinin sadece küçük bir işaret olduğunu anladım. Pelin sonunda bağırdı. “Annem şaka yapıyordu!” Batur başını salladı. “Ben de öyle düşünmek istedim.” Sonra telefonunda başka bir mesajı açtı. “Balayı planımızı neden değiştirdiğimizi bugün amcama anlatamadım, hatırlıyor musun?” Pelin sessiz kaldı. “Ben Kapadokya’ya gitmek istemiştim. İkimiz birlikte karar vermiştik. Sonra sen annenle konuşup Antalya’ya geçmemiz gerektiğini söyledin. Çünkü annenler de aynı hafta oraya gidecekmiş.” Masalardan birkaç kişi birbirine baktı. Pelin sinirle, “Bunda ne var?” dedi. Batur’un sesi ilk kez yükseldi. “Her şeyde bu var!” Salondaki herkes sustu. “Evimizi nereden alacağımıza annen karar veriyor. Tatilimizi annen belirliyor. Düğünde kimin hangi masaya oturacağını annen belirledi. Annemin nerede oturacağını bile siz değiştirdiniz.” Şaşkınlıkla masama baktım. Ben bunu bilmiyordum. Batur bana döndü. “Anne, sen aslında aile masasında oturacaktın.” Yüreğim burkuldu. “Ne?” “Dün gece yerini değiştirmişler.” Pelin hemen, “Çünkü masada yer yoktu,” dedi. Batur acı acı güldü. “On iki kişilik masada dokuz kişi oturuyor.” Kimse tek kelime söylemedi. Hülya ayağa kalktı. “Bu rezaleti daha fazla dinlemeyeceğim.” Batur sakinleşmişti. Belki de söylemesi gerekenleri söyledikçe üzerinden yıllardır taşıdığı bir yük kalkıyordu. “Haklısınız Hülya Hanım. Ben de artık dinlemeyeceğim.” Pelin’in gözleri büyüdü. “Ne demek istiyorsun?” Batur birkaç saniye ona baktı. O bakışta öfke kadar üzüntü de vardı. “Seni sevdiğimi biliyorsun.” Pelin’in gözlerinden yaşlar akmaya başladı. “O zaman bunu neden yapıyorsun?” “Çünkü seni sevmek, kendimi kaybetmem gerektiği anlamına gelmiyor.” Bu cümleyi duyduğumda gözlerimi kapattım. Oğlum sonunda anlamıştı. Batur devam etti. “Son aylarda her konuda sustum. Sen ‘böylesi daha iyi’ dedin, kabul ettim. ‘Annen çok karışıyor’ dedin, annemi daha az aradım. ‘Arkadaşların çocukça davranıyor’ dedin, onlarla görüşmeyi azalttım. Bugün annemin gözlerine bakamadığım anda ne hale geldiğimi fark ettim.” Pelin ağlayarak yanına yaklaştı. “Düğünümüzü mahvetme.” Batur başını iki yana salladı. “Düğünü ben mahvetmiyorum Pelin. Biz buraya zaten yanlış şeyleri halının altına süpürerek geldik.” Sonra mikrofonu masaya bıraktı. Salondaki sessizlik kulaklarımı uğuldatıyordu. Pelin kolundan tuttu. “Şimdi gidersen geri dönüşü olmaz.” Batur ona baktı. “Belki de ilk kez geri dönüşü olmasın diye gidiyorum.” Ardından bana doğru yürüdü. Oğlumun ne yapacağını anlamaya çalışırken yanımda durdu ve çocukken yaptığı gibi elimi tuttu. “Anne, özür dilerim.” Gözlerim doldu. “Benden neden özür diliyorsun?” “Bugün seni savunamadığım için değil. Son aylarda kendimi savunamadığım için.” Elini sıktım. “Batur, benim için hayatını değiştirme.” “Senin için yapmıyorum.” Derin bir nefes aldı. “Kendim için yapıyorum.” Birlikte salonun çıkışına doğru yürümeye başladık. Arkamızdan Pelin’in ağladığını, Hülya’nın kızgın bir şekilde bir şeyler söylediğini duyuyordum. Kapıya birkaç adım kala Batur durdu. Arkasını döndü. Pelin hâlâ nikâh masasının yanında duruyordu. “Belki bir gün,” dedi Batur, “birbirimizi değiştirmeye çalışmadan konuşabilecek hale geliriz. Ama bugün evlenirsek, yarın ikimiz de bundan pişman olacağız.” Pelin cevap vermedi. Batur kapıyı açtı. Dışarı çıktığımızda hava serinlemişti. Oğlum derin bir nefes aldı. Sanki saatlerdir değil, aylardır nefesini tutuyordu. Bir süre yan yana sessizce yürüdük. Sonra elbiseme baktı. “Bu arada…” “Ne?” “Bu elbisen de güzel.” İstemeden güldüm. “Lacivert olan daha güzeldi.” Batur da güldü. Aylar sonra ilk kez yüzünde gerçekten rahat bir ifade gördüm. Altı ay sonra Pelin’le yollarını tamamen ayırdılar. Batur bir süre tek başına yaşadı, eski arkadaşlarıyla yeniden görüşmeye başladı ve hayatıyla ilgili kararları başkasını kızdırmamak için değil, gerçekten istediği için vermeyi öğrendi. Ben ise o lacivert elbiseyi dolabımda sakladım. Bir daha giymeye kıyamadım. Çünkü ne zaman ona baksam oğlumun düğün gününü değil, o gün öğrendiğimiz şeyi hatırlıyordum: Bazen insanı bir aileden dışlayan şey bir elbisenin rengi değildir. Bazen asıl mesele, size yıllarca nerede durmanız gerektiğini söyleyen insanların sözlerine ne kadar izin verdiğinizdir. Ve o gün oğlum, hayatında ilk kez kimseyle kavga etmeden ama herkese rağmen kendi yerini seçmişti.