Oğlunun Öğretmeninden Şok

Okula vardığımda her şey tam olarak aynı görünüyordu. Bu durum nedense her şeyi daha da ağırlaştırdı. Dilek Hanım ofisin yanında solgun ve gergin bir halde bekliyordu. Titreyen elleriyle bana sade beyaz bir zarf uzattı. "Çekmecemin en arkasında buldum," dedi. Zarfı dikkatle tuttum. Ön yüzünde, Ömer’in el yazısıyla iki kelime vardı: Anneme. Dizlerimin bağı çözüldü. Beni sessiz bir odaya götürdü. Bir masa. İki sandalye. Ömer’in, ben bakmıyorum sandığı zamanlarda çimlerin arasından kestirmeden geçtiği o sahaya bakan bir pencere. Zarfı yavaşça açtım. İçinde katlanmış bir defter kağıdı vardı. Onun el yazısını gördüğüm an acı o kadar keskin bir şekilde vurdu ki elimi göğsüme bastırmak zorunda kaldım. "Anne, eğer başıma bir şey gelirse bu mektubun sana ulaşacağını biliyordum. Gerçekleri bilmen gerekiyor... Babam hakkındaki gerçekleri..." Oda sanki üzerime kapanıyordu. Ömer mektupta Kenan’la yüzleşmememi söylüyordu. Onu takip etmemi istiyordu. Bir şeyi kendi gözlerimle görmemi... Sonra da odasındaki küçük masanın altındaki gevşek bir karonun altına bakmamı. Açıklama yoktu. Sadece talimatlar. Cenazeden beri ilk kez odaya şüphe sızmıştı; hem de oğlumun el yazısıyla. Dilek Hanım’a teşekkür edip dışarı fırladım. Bir an için az kalsın Kenan’ı arayacaktım. Ama mektup netti. Onu takip et. İşyerine sürdüm ve bekledim. Ona bir mesaj attım: "Akşam yemeği için ne istersin?" Dakikalar sonra cevap geldi: "Geç toplantım var. Beni bekleme." Midem düğümlendi. Yirmi dakika sonra dışarı çıktı ve arabasını sürdü. Onu takip ettim. Yaklaşık kırk dakika sonra, Ömer’in tedavi gördüğü çocuk hastanesinin otoparkına girdi. Bagajından kutular çıkarıp içeri girdi. Sessizce arkasından gittim. Dar bir pencereden onun parlak, komik bir kıyafet giyişini izledim; devasa askılar, kareli bir ceket ve kırmızı bir palyaço burnu. Sonra çocuk polikliniğine girdi. Çocuklar o daha yanlarına varmadan gülümsemeye başladılar. Oyuncaklar dağıtıyor, şakalar yapıyor, onları güldürmek için bilerek ayağı takılıp düşüyordu. Bir hemşire gülümsedi ve ona "Gülümcük Profesörü" diye seslendi. Donup kalmıştım. Gördüklerimin hiçbiri Ömer’in mektubunun içime ektiği şüphelerle uyuşmuyordu. "Kenan," diye seslendim kısık bir sesle. Arkasını döndü, yüzündeki gülümseme anında silindi. "Burada ne işin var?" "Asıl ben sana bunu sormalıyım." Ona mektubu gösterdim. Yüzü sarsıldı. "Sana söylemeliydim," diye fısıldadı. "O zaman şimdi anlat." Gözlerini sildi. "İki yıldır buraya geliyorum... İşten sonra. Kılık değiştirip çocukları güldürüyorum. Ömer yüzünden." Kelimeler bana bir dalga gibi çarptı. Bana Ömer’in bir keresinde en zor kısmın acı çekmek değil, diğer çocukları korkmuş halde görmek olduğunu söylediğini anlattı. "Birinin onları gülümsetmesini dilerdi... Sadece bir saatliğine bile olsa." Bu yüzden Kenan o kişi olmuştu. "Ona söylemedim," dedi Kenan. "Bunu onun için yapmak istedim, onun yüzünden değil." O an anladım ki mesafeli duruşu bir reddediş değildi. Bu yastı... suçluluk duygusuydu... ve paylaşılamayacak kadar ağır bir şeydi.