On Sekiz Yaşında Huzurevine Gidip Babaannesinin Sakladığı Zarfı Açtı

Baba dediğim adam. Murat. Gözleri bana değil, elimdeki zarfa kilitlenmişti. Neriman babaannem hiç şaşırmadı. Sanki bu anı on yıldır bekliyordu. “Geç kaldınız,” dedi. Annem sandığım kadın, Suna, nefes nefese yanımıza geldi. “Arda, hemen o zarfı bana ver.” “Bahar kim?” diye sordum. Suna’nın yüzü değişti. “Bu kadın yine saçmalıyor. Hadi gidiyoruz.” “Bahar kim?” Bu kez sesim daha yüksek çıktı. Murat öne atıldı. “Büyüklerinle böyle konuşma.” O sesi tanıyordum. Çocukken korktuğum ses. Bir şey sorunca konuyu kapatan, odanın havasını bir anda buz gibi yapan ses. Ama artık sekiz yaşında değildim. “Sen konuşma,” dedim. Murat’ın yüzü sertleşti. Suna kolumu tutmaya çalıştı. “Arda, eve gidelim. Her şeyi anlatacağız.” Elimi çektim. “On yıl önce de anlatacaktınız. Babaannemi buraya kapatırken de anlatacaktınız.” Neriman zarfı bana uzattı. “Al.” Bu kez aldım. Parmaklarım uyuşmuştu. Zarfın içinden üç şey çıktı. Bir fotoğraf. Bir doğum belgesi fotokopisi. Ve katlanmış uzun bir mektup. Fotoğrafta genç bir kız vardı. On altı yaşında bile göstermiyordu. İnce yüzlü, korkmuş gözlü, kucağında yeni doğmuş bir bebek tutuyordu. Bebeğin bileğinde mavi bir hastane bandı vardı. Arda. Altına titrek bir yazıyla şu not düşülmüştü: “Oğlum bir gün gerçeği bilsin.” Dizlerimin bağı çözüldü. Bankın üzerine oturdum. Suna ağlamaya başladı. “Biz seni koruduk.” Başımı kaldırdım. “Beni mi?” Cevap veremedi. Mektubu açtım. Yazı genç birinin elinden çıkmıştı. Yer yer dağılmış, bazı harfler gözyaşıyla yayılmış gibiydi. “Oğlum Arda, Eğer bu mektubu okuyorsan, ben yanında değilim demektir. Belki sana benim ablan olduğumu söylediler. Belki adımı hiç anmadılar. Ama ben senin annenim. Bunu yazarken seni kucağıma vermiyorlar. Sadece birkaç dakika gösterdiler. ‘Çocuksun, sen bakamazsın’ dediler. ‘Bu aileyi mahvedersin’ dediler. ‘Kimse sana inanmaz’ dediler.” Nefesim kesildi. Satırları okumaya devam ettim. “Ben hata yapmadım oğlum. Bana yapılan şeyi anlatmaya çalıştım. Babaannen bana inandı. Ama annem ve Murat beni susturdu. Murat’ın bana ne yaptığını söylemeye çalıştığımda, annem önce ağladı, sonra bana kızdı. ‘Bu ev yıkılır’ dedi. Sanki yıkılan ben değilmişim gibi.” Elimdeki kâğıt titredi. Suna: “Yeter,” dedi. “Lütfen yeter.” Okumaya devam ettim. “Hamile olduğumu öğrendiklerinde beni okuldan aldılar. Komşulara kaçtığımı söylediler. Sonra seni doğurduğumda, seni benden aldılar. Annem sana kendi oğlu gibi bakacağını söyledi. Murat da böylece herkes susarsa hayatın devam edeceğini söyledi. Bana ise uzak bir yere gönderileceğimi söylediler. Babaannen itiraz etti. Bu yüzden onu da susturdular. Eğer bir gün bunu okuyorsan, bil ki seni bırakmadım. Beni senden kopardılar.” Mektubun son cümlesinde gözlerim bulanıklaştı. “Ben senin annenim. Beni hatırlamasan bile, ben seni ilk nefesinden tanıdım.” Kâğıt elimden düşecek gibi oldu. Suna dizlerinin üstüne çöktü. “Arda… ben o zaman ne yapacağımı bilemedim.”Ona baktım. Yıllarca sabah kahvaltımı hazırlayan, okul toplantılarıma gelen, ateşim çıkınca başımda bekleyen kadın oydu. Ama aynı kadın, gerçek annemi silmişti. Beni kendi oğlum diye büyütürken, kendi kızının çığlığını kapatmıştı. “Sen onun annesiydin,” dedim. Suna yüzünü ellerinin arasına aldı. “Biliyorum.” “Biliyorsan nasıl yaptın?” Murat araya girdi. “Yeter artık. O kız hastaydı. Ne dediğini bilmiyordu.” Neriman ayağa kalkmaya çalıştı. Hemşire Nesrin koşup koluna girdi. “Yalan söylemeyi bırak Murat,” dedi Neriman. “O çocuk hastaydı çünkü siz onu öldürene kadar korkuttunuz.” Murat’ın yüzü kaskatı oldu. “Dikkat et.” “Ben on yıldır dikkat ediyorum,” dedi Neriman. “Sıra sende.” Ben ona döndüm. “Bahar nerede?” Bu soru avluya taş gibi düştü. Suna ağlamayı bıraktı. Murat gözlerini kaçırdı. Neriman’ın dudakları titredi. “Bilmiyorum,” dedi. Bu cevap beni daha çok korkuttu. “Ne demek bilmiyorsun?” “Onu doğumdan sonra başka bir şehre götürdüler. Bana Adapazarı’nda bir akrabanın yanında dediler. Sonra mektupları kesildi. Ben aradım. Kapılara gittim. Suna beni eve almadı. Murat beni tehdit etti. Sonunda beni buraya getirdiler.” Hemşire Nesrin araya girdi. “Hanımefendi yıllarca aynı şeyi anlattı. Kayıtlara ‘takıntılı sanrı’ diye yazdırmışlar. Ama hiçbir zaman teşhis raporu doğru düzgün yoktu.” Suna’ya baktım. “Sen beni her hafta buraya getirebilirdin.” Sustum. Sonra düzelttim. “Hayır. Beni buraya hiç getirmedin. Çünkü onun konuşmasından korktun.” Suna başını eğdi. “Beni de tehdit etti,” dedi fısıltıyla. Murat ona döndü. “Suna.” Kadın irkildi. O an gördüm. Yıllardır evde adı konmayan korkunun kaynağı oydu. Sadece Bahar’ın değil. Suna’nın da. Belki bütün aile onun öfkesinin etrafında şekillenmişti. Ama bu, yaptıklarını temizlemiyordu. “Polise gideceğim,” dedim. Murat güldü. “On sekiz yıl geçmiş. Elinde bir yaşlı kadının hikâyesi ve eski bir mektup var. Kim inanacak sana?” Mektubu kaldırdım. “Ben inanıyorum.” Sonra Suna’ya baktım. “Sen de konuşacaksın.” Kadın sanki yere gömüldü. “Ben yapamam.” “O zaman bir kez daha kızını değil, onu seçeceksin.” Bu cümle onu vurdu. Suna ağlamaya başladı. Ama bu kez önceki gibi kendine acıyan bir ağlama değildi. İçinden yıllardır bastırdığı bir şey kopuyordu. “Bahar doğurduktan sonra ölmedi,” dedi sonunda. Murat bağırdı. “Suna!” “Sus!” diye haykırdı kadın. Onu ilk kez böyle gördüm. “Yıllarca sustum. Annemi susturdum. Kızımı susturdum. Bu çocuğun hayatını yalanla doldurdum. Artık susamam.” Avludaki herkes durmuştu. Nesrin hemşire kapının yanında bekliyor, gerektiğinde güvenliği çağırmaya hazır görünüyordu. Suna bana döndü. “Bahar doğumdan sonra kaçtı. Daha doğrusu kaçmaya çalıştı. Bir gece annene… yani Neriman’a ulaşmak istedi. Ama Murat yakaladı. Ben gördüm.”