Onu 6 yaşındaki kızıyla birlikte bir bankta uyurken buldu

“Benim kızım ve torunum kayıp değildi… sanki hiç ailesi yokmuş gibi parkta bir banka üzerinde uyuyorlardı.” O sabah pazar ayininden çıkarken içimi parçalayan cümle buydu. İstanbul’da, Aziz Yusuf Kilisesi’nin merdivenlerinden inerken dizlerim hâlâ ağrıyordu, çantam kolumda sallanıyordu. Ben, Ayşe Yılmaz, SGK’dan emekli bir hemşireydim; hayatım boyunca acı görmüştüm ama hiçbir şey beni Elif’i—tek kızımı—Defne’yi kucaklamış halde, parkın yanındaki çardağın altında eski bir battaniyeye sarılı bulmaya hazırlamamıştı. Defne altı yaşındaydı. Daha dün evime pembe tokalarla gelip mutfağı kahkahalarıyla dolduran o çocuk… O gün kirli ayakkabılar, karışmış saçlar ve soğuktan çatlamış dudaklarla bana bakıyordu. —Anne… —diye fısıldadı Elif beni görünce. Gözlerinde utanç yoktu. Yenilmişlik vardı. Yavaşça yaklaştım, bir yanlış hareketle daha da kırılacaklar diye korkarak. —Ne oldu? Evin nerede? Sana o evi düğün hediyesi olarak vermiştim, hani? Elif Defne’yi daha sıkı sardı. —Emir bizi evden attı, anne… O ve ailesi her şeyi aldı. Kanım beynime sıçradı. O daireyi yıllarca nöbet tutarak, gece gündüz çalışarak almıştım. Elif’e güven içinde yaşasın diye vermiştim. Şimdi kızım bankta uyuyordu, Emir ise o evde başka bir kadınla yaşıyordu. —Bu mümkün değil… Tapu senin üstündeydi. Elif gözlerini yere indirdi. —Bana bazı evraklar imzalattılar. Emir bankayla ilgili bir işlem olduğunu söyledi. Annesi Büşra her şeyi hazırlamıştı. Normal bir şey sandım, güvendim. Büşra Demir. Aile hukuku avukatı, pahalı takımlar, yumuşak bir ses… ve taş gibi bir kalp. Elif’i hiçbir zaman istememişti çünkü “bizim ailemize uygun değil” diyordu. —İmzaladın mı? —Evet anne… Sonra öğrendim ki hepsi Emir’in üzerine devretme belgeleriymiş. Birikimlerimin olduğu hesabı da kapatmışlar. Arabayı satmışlar. Şikâyet edince de Büşra beni “dengesiz ve saldırgan” gösteren bir karar aldırmış. Elimi göğsüme götürdüm. Defne sessizce bizi dinliyordu. —Kaç gecedir buradasınız? Elif cevap vermekte zorlandı. —Dört. Dört gece… Kızım ve torunum sokakta, o adam ise benim alın terimle alınmış evde uyuyordu. Onları yakındaki küçük bir esnaf lokantasına götürdüm. Çorba, ekmek, bitki şerbeti söyledim. Defne açlıktan utanır gibi değil, sadece hayatta kalmak ister gibi yiyordu. Elif ise lokmayı bile zor yuttu. —Emir velayeti almak istiyor —dedi sonra—. Kötü anne olduğumu söylüyor. Evim yok, düzenli işim yok diyor. Onların avukatları, paraları, bağlantıları var. Benim hiçbir şeyim yok. —Ben varım. Elif başını salladı, gözleri dolu. —Anlamıyorsun anne… Eğer senin yanına gelirsek, seni de “yaşlı ve bakıma muhtaç” gösterip Defne’yi alırlar. Büşra bunu da kullanır. Ona baktım. —Kırk yıl hastanede çalıştım Elif. İnsanların hayatını kurtardım, ailelerin en zor anlarında yanlarında oldum. Para her şeyi satın alamaz. Elif’in sesi kırıldı. —Onlar güçlü. —Hayır. Onlar sadece zalim. Ve zalimler, insanlar onlardan korktuğu için güçlü görünür. O akşam onları evime götürdüm. Defne uzun bir banyodan sonra eski bir oyuncak ayıya sarılıp uyudu—Elif’in çocukluğundan kalma tek hatıra. Kızım mutfağımda ağladı, sesi tükenene kadar. Sonra bana her şeyi anlattı: Emir çoktan Sena adında, spor salonunda çalışan genç bir eğitmenle birlikte yaşamaya başlamıştı. Elif’in evine onu yerleştirmişti. Sosyal medyada benim alın terimle alınmış evi, arabayı gösterip hava atıyordu. Ve o gece Elif’in telefonuna bir mesaj geldi: “Velayeti gönüllü imzala. Yoksa yarın her şeyi kaybetmenin ne demek olduğunu öğreneceksin.” Okuduğumda nefesim kesildi. Ve henüz en kötüsünü bilmiyorduk…