Torun Geri Döndü

Torunum bir öğleden sonra yanıma uğradı ve neden evin arkasındaki küçük bir odada yaşadığımı sordu. Oğlum hemen lafa girdi: "Ev artık karımın üstüne. Eğer annem şikayet edecekse, kapı orada." Torunumun kim olduğundan ve sonrasında yaşanacakların her şeyi nasıl değiştireceğinden haberi bile yoktu. "Babaanne?" Öyle bir hızla döndüm ki az kalsın bıçağı düşürüyordum. "Eren?" Beton alanı üç uzun adımda geçip bana sıkıca sarıldı; on altı yaşındaki o hırçın ve sabırsız hallerinden çok daha sıkı. Şimdi yirmi sekiz yaşındaydı; geniş omuzlu, sinekkaydı tıraşlı, yüzü daha durgundu. Hukuk fakültesini bitirip İstanbul’a taşındığından beri, yani yaklaşık üç yıldır onu görmemiştim. Arıyor, doğum günlerinde çiçek gönderiyor, meşgul olduğu için özür diliyordu. Fakat onu kapı eşimde görmek, sabahın ne olduğunu unutmuş bir odaya güneşin doğması gibiydi. "Sana sürpriz yapmak istedim," dedi. "Eh, başardın da." İçeri girdi ve gözlerinin her şeyi incelediğini gördüm; lekeli perde, pencere kenarındaki ilaç şişeleri, yatağın yanındaki elektrikli ısıtıcı... Gülümsemesi soldu. "Neden burada kalıyorsun?" diye sordu kısık bir sesle. Cevap vermeme fırsat kalmadan, ana evin mutfak kapısı gürültüyle açıldı. Burak, çenesi çoktan gerilmiş halde bahçeyi geçti; arkasında ise kollarını kavuşturmuş, hayat kendi konforu etrafında dönmediğinde takındığı o her zamanki küskün ifadesiyle karısı Meltem vardı. "Buradaymışsın," dedi Burak, Eren’e sahte bir neşeyle. "Ön tarafa gelirsin diye düşünmüştük." Eren gözlerini benden ayırmadı. "Babaannem burada mı yaşıyor?" Burak kısa bir kahkaha attı. "Burası misafir odası." Meltem ekledi: "Kendi yerinin olmasını seviyor." Her zamanki gibi ortamı yumuşatmak için ağzımı açtım ama Eren benden önce davrandı. "Burası dönüştürülmüş bir depo." Burak’ın bakışları sertleşti. "Üslubuna dikkat et." Eren tamamen ona döndü. "Babaannem neden evin arkasında yaşıyor?" Cevap, sanki yıllardır duyulmayı bekliyormuş gibi Burak’ın ağzından dökülüverdi. "Çünkü ev artık karımın üstüne," diye tersledi. "Ve eğer annem şikayet edecekse, temelli gidebilir." Bahçe, oluktan akan yağmur damlalarının sesi dışında sessizliğe gömüldü. Meltem derin bir nefes aldı; eşine katılmadığı için değil, bunu yüksek sesle dile getirdiği için. Öfkeden önce utanç hissettim; aşağılanmak artık sıradanlaştığında böyle olurdu. "Burak," diye fısıldadım, "dur artık." Ama Eren durmadı. Bakışları yüzümden arka odaya, çatlak basamağa, açık kapıdan şifonyerimin üstünde görünen ilaç poşetine kaydı. Sonra gayet sakin bir sesle sordu: "Bana bu mülkün tapusunda tam olarak kimin isminin yazdığını söyle." Burak çirkin, kısa bir kahkaha attı. "Bu seni hiç ilgilendirmez." Eren elindeki çantayı dikkatle yere bıraktı. İşte o an koltuğunun altındaki deri dosyayı ve yakasındaki altın rozeti fark ettim. Burak, oğlunun kim haline geldiğinden tamamen habersizdi. Fakat Eren’in yüzündeki ifadeden tek bir şeyi anlamıştım. Ekim ayında, yağmurlu bir Perşembe günü geldi. Elinde küçük bir seyahat çantası, üzerinde ise yaşadığım mahalle için oldukça pahalı görünen lacivert bir palto vardı. Oğlumun "benim alanım" diye adlandırdığı arka odadaki dar mutfakta patates soyuyordum. Aslında burası vaktiyle garajın arkasına inşa edilmiş bir ardiyeydi. Tavan alçaktı, duvarlar inceydi; yağmur yağdığında pencerenin dışındaki metal oluğa vuran her damlanın sesini duyabiliyordum. İçeride tek kişilik bir yatak, bir şifonyer, küçük bir ocak ve bir bacağı kısa bir sandalye için ancak yer vardı. Oğlum Burak, insanlara mahremiyeti sevdiğimi söylüyordu. Tam ellerimi kurulanırken arka bahçe kapısının gıcırtısını duydum.