üyükannemin Biriktirdiği Parayı Annem

BÖLÜM 3 Sonraki haftalar hayatımın en zor dönemlerinden biri oldu. Babama ait daireyi görmek için Fikret Bey'le birlikte İstanbul'un eski mahallelerinden birine gittik. Küçük, iki odalı bir evdi. Kapıyı açtığımızda içeride hafif bir ahşap kokusu vardı. Salondaki kitaplığın üzerinde çerçeveli bir fotoğraf duruyordu. Dört yaşındaki hâlim, babamın omuzlarında gülüyordu. Yanında küçük bir not vardı: Bir gün yeniden geleceksin, kızım. Fotoğrafı elime aldığımda dizlerimin bağı çözüldü. Evdeki dolaplardan birinde yıllar boyunca bana yazılmış onlarca mektup buldum. Bazılarının zarflarında doğum günü tarihlerim yazıyordu. On sekizinci yaş günüm için yazdığı mektubu açtım. Sevgili kızım İdil, Bugün on sekiz yaşına girdin. Seni son gördüğümde saçlarını iki yandan örmüştüm. Şimdi nasıl göründüğünü bilmiyorum. Ama nerede olursan ol, seninle gurur duyduğumu bilmeni istiyorum. Bir gün karşılaşırsak bana kızabilirsin. Neden seni bulamadığımı sorabilirsin. Hepsini dinlemeye hazırım. Yeter ki bir kez daha sana sarılabileyim. Mektubu okurken hıçkırıklarımı durduramadım. Babam beni sevmemiş değildi. Aksine, yıllarca kavuşmayı umut etmişti. Ve ben ona hiçbir zaman sarılamayacaktım. O gün babamın mezarını ziyaret ettim. Mezar taşına dokunarak fısıldadım: “Baba, ben geldim. Biraz geç kaldım ama sonunda geldim.” Rüzgâr ağaçların yapraklarını hafifçe salladı. Yanımda getirdiğim beyaz çiçekleri mezarına bıraktım. “Keşke seni tanıyabilseydim.” Aradan üç ay geçti. Annem arabasını sattı. Paranın bir bölümünü geri ödedi. Kalan miktar için hukuki süreç devam etti. Ancak onunla yeniden yakınlaşmayı kabul etmedim. Çünkü affetmekle güvenmek aynı şey değildi. Bir akşam telefonuma annemden uzun bir mesaj geldi. İdil, senden hiçbir şey beklemiyorum. Yalnızca bir gün beni affedebileceğini umuyorum. Mesajı okudum. Ama cevap vermedim. O sırada hayatımda ilk kez gerçekten kendim için bir şey yapmaya karar vermiştim. Hemşirelik eğitimime geri döndüm. Babamın bıraktığı daireye taşındım. Büyükannemin eski paltosunu da yanımda götürdüm. Onu atmaya kıyamadım. Çünkü o yamalı palto bana sevginin ne kadar büyük fedakârlıklar gerektirebildiğini hatırlatıyordu. Bir yıl sonra mezuniyet törenimde adım okunduğunda gözlerim doldu. Diplomamı almak için sahneye çıktım. Salonun ön sıralarında Fikret Bey ve teyzem Necla oturuyordu. Ama kalbimde iki boş sandalye vardı. Biri büyükannemindi. Diğeri hiç tanıyamadığım babamın. Törenden sonra doğruca büyükannemin mezarına gittim. Diplomamı mezar taşının üzerine bıraktım. “Başardım babaanne,” dedim. “Senin sayende hemşire oldum.” Sonra çantamdan küçük bir zarf çıkardım. İçine ilk maaşımdan ayırdığım parayı koymuştum. “Sen bana her doğum günümde para biriktirirdin. Ben de bundan sonra her yıl ihtiyaç sahibi bir öğrencinin eğitimine yardım edeceğim.” O gün verdiğim sözü tuttum. İlk desteğimi, annesi tarafından terk edilmiş ve büyükbabasıyla yaşayan genç bir kıza verdim. Adı Zümra'ydı. Bana teşekkür ederken gözlerinde kendimi gördüm. “Bu parayı neden bana veriyorsunuz?” diye sordu. Gülümsedim. “Çünkü bir zamanlar biri benim geleceğime inandı. Şimdi ben de seninkine inanıyorum.” Aylar sonra hastanede nöbet tutarken annemden bir mektup aldım. İçinde özür dilemekten başka bir şey yoktu. Bu kez mektubu sakladım. Belki bir gün onu affedebilirdim. Ama geçmişin hiç yaşanmamış gibi davranılmasına izin vermeyecektim. Akşam eve döndüğümde büyükannemin fotoğrafının önünde durdum. Yüzündeki o sıcak gülümseme sanki hâlâ bana bakıyordu. O an yıllarca yanlış bildiğim bir şeyi anladım. Ben terk edilmiş bir çocuk değildim. Beni terk eden bir annem vardı, evet. Ama ömrünü bana adamış bir büyükannem ve son nefesine kadar beni bulmayı umut etmiş bir babam da vardı. Hayatımda eksik kalan sevgiyi düşünerek yıllarımı harcamıştım. Oysa bana verilmiş olan sevgi, bütün hayatımı değiştirecek kadar büyüktü. Büyükannem bana yalnızca para bırakmamıştı. Babam bana yalnızca bir ev bırakmamıştı. İkisi birlikte bana çok daha değerli bir miras bırakmıştı: Bir insanın değerini, onu terk edenlerin değil, onun için vazgeçmeden mücadele edenlerin belirlediğini öğretmişlerdi. Ve artık biliyordum ki gerçek zenginlik, bankada biriken para değil, bir insanın kalbinde ömür boyu yaşayabilmekti. Büyükannem bunu başarmıştı. Ben de onun sevgisini başka insanların hayatına taşıyarak yaşatacaktım.