Yapayalnız kalan baba, tam 12 yılını sadece kızlarına adadı

Kapının eşiğinde duran kişiyi gördüğüm an, zaman benim için adeta durdu. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Karşımda ne yıllar önce bizi terk edip giden o vicdansız kadın vardı, ne de bir yabancı. Karşımda, saçlarına aklar düşmüş, omuzları yılların yüküyle hafifçe çökmüş ama gözlerindeki o babacan parıltıyı hiç kaybetmemiş biri duruyordu: Şeref Amca. Eski mahallemizdeki saatçi ve antika dükkânının sahibi Şeref Amca... Onu en son, tam on iki yıl önce yağmurlu bir Kasım sabahında görmüştüm. Kızlarımın tedavisi için gereken parayı denkleştiremediğim, çaresizlikten nefes bile alamadığım o karanlık günde dükkânına gitmiştim. Dedemden babama, babamdan da bana yadigâr kalan, manevi değeri dünyalara bedel o altın köstekli saati titreyen ellerle tezgâhının üzerine bırakmıştım. Şeref Amca o gün saati alırken gözlerini kaçırmış, parayı elime sayarken benimle birlikte ağlamamak için kendini zor tutmuştu. Şimdi ise tam karşımdaydı ve nasırlı ellerinde o kırmızı kadife kutuyu tutuyordu. Dizlerimin bağı çözüldü, düşmemek için kapı pervazına tutundum. Yüzümün kireç gibi olduğuna emindim. Arkama döndüm, ayakları üzerinde durmanın mucizesini daha yeni yeni yaşayan kızlarıma baktım. Sesim o kadar cılız, o kadar titrek çıkmıştı ki fısıltıdan farksızdı: "Ah kızlar... Bunu bana neden yaptınız?" Şeref Amca boğazını temizledi. O tanıdık, tok sesiyle sessizliği böldü .