Yırtık ayakkabılı çocuk
Bölüm 1 10 yaşındaki Aras Demirci, o sabah defterine babasının Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Orgeneral olduğunu yazdığında, aynı sabah öğretmeni onun defterini tüm sınıfın önünde yırtıp çöpe attı ve sert bir sesle, “Yalan söylemenin de bir sınırı vardır,” dedi. Ankara’daki eski bir devlet lojmanında yaşayan Aras, o gün okula çok heyecanlı gelmişti. Ayakkabıları biraz eskimişti, gömleğinin yakasını annesi gece dikerek düzeltmişti ve çantasındaki defterine adını üç kez dikkatlice yazmıştı. O gün ders konusu “Ailemiz ve mesleklerimiz” idi. Sınıftaki diğer çocukların babaları doktor, mühendis, hakim, iş insanı ya da avukattı. Aras’ın babası Yavuz Demirci, gerçekten de orduda yüksek rütbeli bir subaydı. Ama evde bunun hiçbir gösterişi yoktu. Ne duvarda madalyalar asılıydı, ne üniforma sergilenirdi, ne de büyük bir gurur gösterisi yapılırdı. Her şey sade, sessiz ve gizliydi. Annesi Elif Demirci, askerî hastanede doktordu. Sabah çayını koyarken Yavuz’a şöyle demişti: “Çocuğa hep susmayı öğretirsen, bir gün gerçeğin yanlış olduğunu sanır.” Yavuz, Aras’ın başını okşamıştı. “Bak oğlum,” demişti, “sadece ‘baban orduda görev yapıyor’ demen yeterli. Her şeyi anlatmak zorunda değilsin.” Aras yavaşça sormuştu: “Ama diğer çocuklar gururla anlatıyor. Ben neden anlatmayayım?” Yavuz bir an sessiz kalmış, sonra cevap vermişti: “Çünkü bazı sorumluluklar bağırmaz oğlum.” Ama Aras o sabah kararını vermişti: Bugün yalan söylemeyecekti. Defterine şunu yazdı: “Babam Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Orgeneral. 32 yıldır ülkeye hizmet ediyor. Doğuda, sınır bölgelerinde ve uluslararası görevlerde bulundu. Bana hep şunu söyler: Gerçek liderlik emir vermek değil, insanları korumaktır.” Öğretmen Sevgi Yılmaz, Aras’ın sırasına yaklaştığında gözleri yazıya takıldı. 20 yıldır öğretmenlik yapıyordu ve çocukların yüzüne bakarak kimin doğru söylediğini anladığını sanıyordu. Aras’ın eski ayakkabılarını, sade çantasını ve devlet lojmanındaki adresini düşündü. Yüzünde küçümseyen bir ifade oluştu. “Aras, ayağa kalk.” Sınıf bir anda sessizleşti. “Baban orgeneral mi?” diye sert bir sesle sordu. Aras çekinerek, “Evet öğretmenim,” dedi. Sevgi Yılmaz alay etmedi ama sesi soğuktu: “Orgenerallerin çocukları böyle okula gelmez. Özel araçlarla gelirler, özel okullarda okurlar. Evlerinde güvenlik olur. Sen devlet lojmanında yaşıyorsun.” Aras’ın boğazı kurudu. “Babam güvenlik nedeniyle—” “Yeter!” diye sözünü kesti öğretmen. Defteri elinden aldı. “Bahane üretme.” Sonra defteri herkesin önünde yırtmaya başladı. Bir kez, iki kez, üç kez… Kağıt parçaları Aras’ın ayaklarının dibine düştü. Sınıfta bazı çocuklar korkudan sustu, bazıları kısık sesle güldü. En yakın arkadaşı Emir kalkmak istedi ama yanındaki çocuk kolundan tuttu. Öğretmen sert bir sesle konuştu: “Bugün ders: büyük görünmek için yalan söylemek en kötü alışkanlıktır.” Aras’ın gözleri doldu ama ağlamadı. Dişlerini sıktı. “Babam yalan söylemeyi öğretmez,” dedi. Sınıfta derin bir sessizlik oldu. Öğretmenin yüzü kızardı. “Rehberlik servisine git. Hemen.” Aras kapıya doğru yürürken çantasındaki eski telefon titreşti. Mesaj babasındandı: “Toplantı erken bitti. 10:30’da okulda olacağım. Seninle gurur duyuyorum, asker.” Aras mesajı okudu ama gülümsemedi. Çünkü önünde, hayatının en uzun 90 dakikası vardı… Bölüm 2 Aras için müdür yardımcısının odasındaki sandalye çok büyüktü ama o gün üzerinde oturan çocuk bir anda çok küçük görünüyordu. Müdür Yardımcısı Murat Aydın, dosyayı açtı ve gözlüğünü düzeltti. “Babanın adı Yavuz Demirci. Meslek—devlet görevlisi. Burada hiçbir yerde ‘Orgeneral’ yazmıyor.” Aras sessizce konuştu: “Formlara böyle yazıyorlar efendim. Güvenlik için.” Murat Aydın yorgun bir gülümsemeyle güldü. “Evlat, her çocuk babasını kahraman görür. Bu normal. Ama hikâye uydurmak doğru değil.” “Bu hikâye değil.” “Sesini alçalt,” dedi Murat Aydın. “Zaten başın belada.” Aras telefonunu uzattı. “Bakın, babam geliyor.” Müdür yardımcısı ekrana bile bakmadı. “Telefonuna ‘baba’ diye kaydetmek zor değil.” Aras’ın içinde bir şey kırıldı. Gerçeğin bile, pahalı kıyafet giymediğinde kimse tarafından görülmeyebileceğini düşündü. Öte yanda sınıfta Öğretmen Sevgi Yılmaz, velilerin önünde Aras’ı tekrar içeri çağırdı. Aras yerine oturur oturmaz konuştu: “Şimdi herkesin önünde özür dile.” Aras başını kaldırdı. “Özür dilemeyeceğim.” Arkada oturan birkaç veli huzursuzlandı. Bir anne kısık sesle, “Çocuğa konuşma hakkı verin,” dedi. Sevgi Yılmaz soğuk bir sesle cevap verdi: “Disiplin benim görevim.” Arkasından Aras’ın en yakın arkadaşı Emir ayağa kalktı. “Öğretmenim, Aras yalan söylemez!” “Emir, dışarı çık!” diye bağırdı öğretmen. Aras artık tamamen yalnızdı. Saat 09:42’yi gösteriyordu. Babasının gelmesine hâlâ zaman vardı. Sevgi Yılmaz Aras’a yaklaştı ve eğildi: “Her aile özel değildir Aras. Bazen sıradan olduğunu kabul etmek gerekir.” Aras ayağa kalktı. Sesi titriyordu ama kırılmadı: “Benim ailem sıradan olabilir. Ama benim gerçeğim yalan değil.” Tam o anda sınıfın kapısı açıldı. Müdür Suat Yıldırım içeri girdi. Yüzü solgundu. “Sevgi Hanım, hemen dışarı çıkın.” Koridorda Suat Yıldırım, düşük ama ciddi bir sesle konuştu: “Az önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan telefon geldi. Okulumuza üst düzey bir asker geliyor. Güvenlik için hazırlık yapmamız istendi.” Sevgi Yılmaz’ın nefesi kesildi. “Kim için?” Müdür net bir şekilde cevap verdi: “Aras Demirci’nin babası için.” Tam o sırada okulun kapısında üç siyah araç durdu. Önce güvenlik görevlileri indi. Ardından ortadaki araçtan uzun boylu, sakin ve ciddi bir adam çıktı. Üzerindeki koyu zeytin yeşili üniforma dikkat çekiyordu. Göğsündeki nişanlar ışıkta parlıyordu. Omuzlarındaki üç yıldız net bir şekilde görünüyordu. Orgeneral Yavuz Demirci, okulun girişine doğru yürüyordu.