11 GÜNLÜK KOMADAN UYANDIĞIMDA

Gözlerimi kapattım ve nefesimi düzenlemeye çalıştım. Birkaç saniye sonra kapı açıldı. Öz kızım Tülay'ın sesini duydum. Ancak beni hâlâ komada sandığı için rahatça konuşmaya başladığında, torunumun neden 11 gündür başucumdan ayrılmadığını anlamak üzereydim. Çünkü kızımın odada bulunan diğer kişiye söylediği ilk cümle, geçirdiğim trafik kazasının sandığım kadar basit olmadığını düşündürüyordu. "Doktor, annemin artık uyanmayabileceğini söyledi. Daha ne kadar bekleyeceğiz? O evin satış işlemlerini bir an önce halletmemiz gerekiyor!" Kalbim öylesine hızlı çarpmaya başladı ki cihazların beni ele vereceğinden korktum. Yanındaki adam cevap verdi. "Sesini alçalt! Çocuk burada!" Bu sesi tanıyordum. Tülay'ın kocası Erdem'di. Kuzey'in sandalyesini hareket ettirdiğini duydum. "Ben babaannemin yanında kalacağım," dedi torunum. Tülay sabırsızlıkla iç çekti. "Sen de bir türlü söz dinlemiyorsun! On bir gündür burada yatıp duruyorsun. Babaannenin sana bakacak hâli mi var? Artık bizimle geleceksin!" "HAYIR!" Kuzey'in bağırmasıyla irkildim. Erdem araya girdi. "Bırak çocuğu. Nasıl olsa yakında mecburen bizimle gelecek." Ardından Tülay'ın yatağıma yaklaştığını hissettim. "Anneciğim, keşke beni dinleseydin," diye fısıldadı. O kadar sakin konuşuyordu ki söylediklerine inanamadım. "Evini satmayı kabul etseydin bunların hiçbiri yaşanmayacaktı." O anda kazadan önceki son akşam gözümün önüne geldi. Tülay, iki hafta önce evime gelmişti. Erdem'in işleri kötü gidiyordu. Büyük miktarda borçları olduğunu söylemiş, yıllardır yaşadığım evimi satmamı istemişti. Ancak o ev benim tek mal varlığım değildi. Kuzey'in çocukluğunun geçtiği, rahmetli oğlum Tolga'nın hatıralarıyla dolu yuvamızdı. Üstelik oğlumun ölümünden sonra bütün birikimimi torunumun geleceği için ayırmıştım. Evimi satmayı reddettiğimde Tülay öfkeden deliye dönmüştü. "Demek ölmüş oğlunun çocuğu, yaşayan kızından daha değerli!" diye bağırmıştı. O gece evimi terk ederken bana bir daha yardım etmeyeceğini söylemişti. Ertesi sabah trafik kazası geçirmiştim. Ancak şimdi duyduklarım, yaşadığım kazaya bambaşka gözle bakmama neden oluyordu. Tam o sırada Erdem'in telefonu çaldı. Koridora çıktığında Tülay yatağımın kenarına oturdu. "Anne, beni ne kadar zor durumda bıraktığını bir bilsen..." Sonra alçak sesle kendi kendine konuşmaya başladı. "Keşke o sabah seni durdurmak için başka bir yol bulsaydım." Nefesim kesildi. Hangi sabahtan bahsediyordu? Tülay aniden ayağa kalktı. Kuzey'e dönerek akşam tekrar geleceğini söyledi ve odadan çıktı. Kapının kapandığını duyar duymaz gözlerimi açtım. Kuzey ağlıyordu. "Babaanne, duydun mu?" Başımı salladım. "Canım, bildiğin her şeyi bana anlatmalısın." Torunum cebinden küçük bir telefon çıkardı. Bu, ona geçen yıl doğum gününde aldığım eski telefonumdu. "Kazadan önceki gece halam mutfakta eniştemle konuşuyordu. Ben su içmeye kalkmıştım. Beni görmediler." Telefonunu açıp bir ses kaydı dinletti. Tülay'ın sesi odanın içinde yankılandı. "Annem yarın tapu müdürlüğüne gitmeyeceğini söylüyor. Avukatla görüşecekmiş. Bir şey yapmazsak her şey Kuzey'e kalacak!" Ardından Erdem'in sesi duyuldu. "Merak etme. Yarın sabah onun arabasıyla ilgileneceğim. Sonra bizimle konuşmaktan başka çaresi kalmayacak." Ellerim titremeye başladı. "Kuzey, bunu ne zaman kaydettin?" "O gece. Sonra sabah sen kaza yaptın. Halamın söylediği şeyden korktum. Sana anlatamadım çünkü uyanmıyordun." Torunumu kendime çektim. Dokuz yaşındaki bir çocuk, tam on bir gündür bu korkunç sırrı tek başına taşıyordu.