Tuna ile on beş yıldır evliydik. İki çocuğumuz vardı ve hâlâ geceleri uykusunda elimi arayıp tutacak kadar birbirimize bağlıydık. Sonra doktorun söylediği tek bir cümle bütün hayatımızı paramparça etti. “Dördüncü evre. Artık tedaviyle iyileştiremeyiz. Bundan sonra yapabileceğimiz şey, kalan zamanını mümkün olduğunca rahat geçirmesini sağlamak.” Hayatım boyunca tanıdığım en güçlü adamın hastane yatağında gün geçtikçe eriyip gidişini izledim. Ama bedeni güçten düşerken bile onu asıl rahatsız eden şeyin yalnızca hastalığı olmadığını hissedebiliyordum. Bir akşam cebinden genç bir kızın fotoğrafını çıkarıp bana uzattı. Fotoğraftaki kız yaklaşık on altı yaşındaydı. Ciddi bakışlı, ürkek ve fazlasıyla yalnız görünüyordu. “Adı Alara,” diye fısıldadı Tuna. “Ben ölmeden önce onu evlat edinmeni istiyorum.” Ellerim buz kesti. “Kim bu kız, Tuna? Senin kızın mı?” Yüzündeki ifade bir anda değişti. “Her şeyi anlatacağım. Ama önce onu eve getir. Lütfen.” Gerçeği o anda öğrenmek için diretmeliydim. Ama hayatımın yarısını birlikte geçirdiğim adam gözlerimin önünde ölürken, son isteğini reddedemedim. Alara birkaç gün sonra yalnızca eski bir sırt çantası ve kıyafetlerinin bulunduğu bir market poşetiyle evimize geldi. Öylesine kibar ve sessizdi ki, her an ona kapıyı gösterecekmişim gibi yüzüme bakıyordu. Fakat çocuklarım onu kısa sürede çok sevdi. Sofrayı toplamama yardım ediyor, küçük oğluma gece yatmadan önce kitap okuyor, ben ayakta durmakta bile zorlanırken evin içinde sessizce eksikleri tamamlıyordu. Tuna da Alara yanındayken garip biçimde huzurlu görünüyordu. Ama aralarında benden saklanan bir şey olduğunu biliyordum. Sık sık Tuna’nın odasına giriyor, kapıyı kapatıp uzun süre konuşuyorlardı. Bir keresinde kapının önünden geçerken Alara’nın ağladığını duydum. Tuna ise ona alçak sesle bir şeyler söylüyordu ama kelimeleri seçemiyordum. Ne zaman sorsam aynı cevabı veriyordu. “Sonra anlayacaksın.” İki hafta sonra Tuna hastanede, elim avucunun içindeyken son nefesini verdi. Ertesi gün hâlâ ne yaşadığımı bile anlayamaz halde yatak odamda otururken Alara kapıda belirdi. Yüzü bembeyazdı. Elleri titriyordu. “Tuna bana size bir şey anlatacağıma dair söz verdirdi.” “Alara, lütfen… Şu an nefes almakta bile zorlanıyorum. Bu konuşma biraz bekleyemez mi?” Başını yavaşça iki yana salladı. “Hayır. Çünkü bu, kocanızın gerçekte kim olduğuyla ilgili.” Boğazım düğümlendi. Alara gözlerimin içine baktı. “Ölmeden önce bana, size hayatınız boyunca yalan söylediğini itiraf etti.” Ardından arkasında sakladığı elini öne uzattı. Elinde yıllardır görmediğim bir şey vardı. Onu tanıdığım anda bütün bedenim taş kesildi. Çünkü o eşyanın en son nerede olduğunu çok iyi biliyordum. Ve Tuna’nın ona sahip olması mümkün değildi. Alara gözyaşlarını silmeden bana doğru bir adım attı.“Bunu size ancak o öldükten sonra göstermeme izin verdi,” diye fısıldadı Alara.Elindeki küçük nesneye baktığım anda nefesim kesildi. Bu, annemin yıllar önce bana bıraktığı gümüş madalyondu. Yuvarlak, kenarları işlemeli, ortasında küçücük bir zambak figürü bulunan eski bir kolye ucu… Onu en son yirmi iki yıl önce görmüştüm. Annem öldükten sonra eşyalarını toparlarken madalyonu bulamamış, günlerce aramıştım. Babama sorduğumda da ev taşınırken kaybolmuş olabileceğini söylemişti. Ama şimdi… Madalyon on altı yaşındaki bir kızın avucundaydı. “Bu sende ne arıyor?” diye fısıldadım. Sesim bana ait değilmiş gibi çıkmıştı. Alara alt dudağını ısırdı. “Bunu bana Tuna verdi.” “Kocam bu madalyonu nereden bulmuş?” “Bilmiyorum.”“Bilmiyorum ne demek?” Sesim istemeden yükseldi. Alara irkildi. Hemen pişman oldum ama zihnimde aynı anda yüzlerce soru dönüyordu. Tuna bu madalyonu benden saklamıştı. Üstelik yıllarca. “Özür dilerim,” dedim. “Sana kızmıyorum. Sadece… anlamaya çalışıyorum.” Alara başını eğdi. “Tuna, madalyonun içini açmam gerektiğini söyledi.” Şaşkınlıkla baktım. “İçi mi açılıyor?” Başını salladı. Madalyonu iki parmağının arasında çevirdi. Kenarındaki belli belirsiz çizgiye tırnağını geçirip bastırdı. Küçük kapak açıldı. İçinde katlanmış, sararmış minicik bir kâğıt vardı. Ellerim titreyerek kâğıdı aldım. Üzerinde annemin el yazısı vardı. O yazıyı hayatım boyunca unutamazdım. Kâğıtta yalnızca birkaç satır bulunuyordu. “Eğer bir gün bu sana ulaşırsa, bilmeni isterim ki gerçek baban sandığın kişi değildir. Bunu sana söylemeye cesaret edemedim. Bir gün gerçeği öğrenirsen beni affet.” Dizlerimin bağı çözüldü. Yatağın kenarına oturdum. “Bu mümkün değil.” Alara sessizdi. “Annem bana böyle bir şey söylemedi.” Madalyona tekrar baktım. Birden çocukluğuma ait bazı ayrıntılar zihnimde belirmeye başladı. Babamın bana karşı mesafeli oluşu… Annemle geceleri yaptıkları sert tartışmalar… Babamın bir keresinde öfkeyle, “Bana onun yükünü taşıttın,” dediğini duymam… O zamanlar ne demek istediğini anlamamıştım. Şimdi boğazıma görünmez bir el yapışmış gibiydi. “Peki Tuna bunu nasıl biliyordu?” Alara yavaşça çantasına uzandı. İçinden kahverengi bir zarf çıkardı. Üzerinde benim adım yazıyordu. Tuna’nın el yazısıyla. Zarfı açarken ellerim o kadar titriyordu ki kâğıdı yırtmaktan korktum. Mektubun ilk satırında şunlar yazıyordu: “Bunu okuyorsan artık yanında değilim. Ve sana gerçeği yüzüne bakarak anlatacak cesareti bulamamışım demektir.” Gözlerim doldu. Devam ettim. Tuna, annemi ben onunla tanışmadan yıllar önce tanıyormuş. Üniversitedeyken bir süre annemin yanında çalışan bir aile dostunun oğluyla aynı şirkette staj yapmış. O kişi, Cihan Ertem adında bir adammış. Mektubu okudukça kalbimin çarpışı hızlandı. Cihan… Bu ismi biliyordum. Çocukken annemin eski fotoğraf albümünde birkaç kez görmüştüm. Annem, onun gençlik yıllarından bir arkadaş olduğunu söylemişti. Tuna mektubunda, Cihan’ın aslında benim biyolojik babam olduğunu yazıyordu.