18 yıllık komşum Selma Ben kimsesiz dul bir kadınım
O öğleden sonra, güneşin tozlu camlardan süzüldüğü oturma odasından yatak odasına geçtim. Odanın içinde ağır bir naftalin ve rutubet kokusu vardı. Yatağın örtüsünü kaldırıp tozları alırken, bazanın altından sarkan o deri çantayı fark ettim. Eski, aşınmış bir çantaydı. İçini açtığımda karşıma çıkan manzara, kalbimin atışını bir anlığına durdurdu. Onlarca mektup… Üzerlerinde tarih sırasına göre dizilmiş, kurdeleyle bağlanmış zarflar. İlk mektubu titreyen ellerimle açtığımda, tanıdık bir el yazısı çarptı gözüme. Bu yazı, evdeki faturaların üzerine notlar alan, alışveriş listesi tutan kocama, Vedat’a aitti. “Selma’m,” diye başlıyordu mektup. “Bugün yine masada tam karşımdaydın. Karımın sana uzattığı o ekmeği alırken göz göze geldiğimiz o saniye, sanki ciğerimden bir parça koptu. Sana ‘komşu’ demek, bu yalanı on sekiz yıl boyunca omuzlarımda taşımak beni bitiriyor.” Gözlerim karardı, dizlerimin bağı çözüldü ve oracığa, tozlu halının üzerine yığıldım. Okuduğum her satır, hayatımın en büyük ihanetinin anatomisi gibiydi. Selma aslında kimsesiz değildi; o, Vedat’ın gençlik aşkıydı. Evlendiğimiz ilk yıllardan beri, Vedat onu mahallemize taşımış, ona bu “dul ve gariban kadın” kimliğini bizzat o biçmişti. En kötüsü de neydi biliyor musunuz? Her akşam soframda, en sevdiğim yemekleri ellerimle servis ettiğim o kadın, kocamla gözlerimin önünde sessiz bir dille konuşuyordu.